Türk
Köy Romanı Bağlamında Yaşar Kemal
Güzin Dino
Köy romanı mı vardır yoksa yalnızca köy izleğini işleyen romanlar
mı?
Roman türüne ve gelişimine ilişkin olarak Pikaro romanı, tarihsel roman,
popüler roman, toplumsal roman, tezli roman, proleter romanı, vb. gibi
olanaklı çeşitli sınıflandırmaların yanı sıra Türk romanı söz konusu
olduğunda kendi öz nitelikleri bulunan, eksikliklerine karşın belli
bir değeri de olan bir köy romanından söz etmek yararlıdır.
“Yürekten gelen şiirle toplumsal ilişkilerin düzyazısı arasındaki çatışmayı
dile getirmek için yaratılmış modern kentsoylu destanı” (Estetik); Hegel’in
Batı romanı için verdiği ve daha sonra birçok kez ele alınan bu tanım
belli bir ölçüde geçerliğini korusa da burada incelemek istediğimiz
ve çerçevesini Anadolu topraklarıyla bu topraklarda oturanların oluşturduğu
köy romanının Türkiye’de ortaya çıkışına uygulanması çok güçtür.
Gerçekte Hegel’in tanımı pek uygun gelmezken, Stendhal’in romana ilişkin
tanımı konuyu aydınlatır: “Yol boyunca gezdirilen ayna”.
İşte bu durumda, roman aynası köy sorunsalını ortaya koyan Anadolu
bozkırlarının geniş uzamlarında, yazgıları Batı romanının canlı konusunu
oluşturan erkek ve kadınlarınkiyle hiçbir ortak yön taşımayan erkek
ve kadınlar üstünde gezinir.
Olgulara gelelim: Türkiye’de roman olarak adlandırılabilecek tür 1949-1950
yıllarından başlayarak köy kökenli ve çoğu Köy Enstitülerinden genç
romancıların verdiği çok sayıda yapıtla ortaya çıkar.
Aralarından ilki ve en ünlüsü olan Mahmut Makal Bizim Köy’ü yazacaktır:
Bu yapıt yalnızca yazın alanında değil ama daha çok siyaset alanında
bir bomba etkisi yapar. Köyüne dönen öğretmenin başından geçen olayların
dile getirilmesi Türkiye’de köylülerin yaşam koşullarının acımasız bir
betimlemesidir. Anadolu yaylasındaki bir köyün neredeyse antropolojik
bir durum saptaması olmaktan öte bir amaç taşımayan bu yapıt hem büyük
yankı uyandırdı hem de sade ve dramatik bir yazınsal biçem örneği oluşturdu.
Makal’la söz konusu olan kuşkusuz bir roman değildi ama biçeminin kesinliği
ve anlatımsallığı yazınsal eğilimi olan genç köylülere kurgunun yolunu
açıyordu.
Köy ortamından çıkma bu yazarlar arasında en önemli ve kuşkusuz en
popüler romanı 1955’te Yaşar Kemal yayımladı. Bu da Türkiye’de ve birçok
ülkede birçok baskısı yapılan ve yapılmakta olan ve Türk romanının dünyaya
açılmasını sağlayan İnce Memed’dir.
Ardından aynı kökenden gelme onlarca genç romancı gündelik yaşamı,
dramları, tutkularıyla herkesten daha iyi bildikleri köyden esinlenen
romanlar ve öyküler yazmaya koyuldular. Aralarından birkaçını sayabiliriz:
Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Lütfü Ay, Dursun Akçam Türkiye’de roman
türüne yeni açılımlar getiren ve “köy romanı”nın çekirdeğini oluşturan
yazarlardı.
Nitelikleri ve eksiklikleri bir yana, roman aracılığıyla çoğu kentli
Türk okurların duygusal yaşamı, toplumsal çatışkıları, dili ve imgeler
dizgesiyle köyü tanımasında tartışmasız büyük katkısı oldu. Zengin bir
sözcük dağarcığı, anlatısallık dolu bir dilsel yapı, imgeli ve anıştırıcı
deyimler, doğal söyleşimler Türk yazınının geleceği için çok önemli
katkı sağladı: Değişim içinde olan dilin dönüşümünü ve arılaşmasını
yönlendirerek ya da destekleyerek, Arapça ve Farsça sözcük dolu Osmanlıcadan
kopuşu sağlayarak dilin ve yazının demokratikleşmesine yol açtı.
Öncüler
Köylü romancıların değeri ne olursa olsun, söz konusu olan ani ve kökenleri
olmayan “kendiliğinden oluşan bir kuşak” değildi.
Köy izleği ve dili arılaştırma çabası 50’li yıllarda başlamadı.
Köyü konu alan ilk yazınsal denemeleri konumlamak için önce Nabizâde
Nâzım’ın Antalya yöresinde yaşayan bir köylünün yaşamını betimleyen
ve Fransız natüralizminden esinlenen bitmemiş bir anlatı olan Kara Bibik
(1880) adlı yapıtından söz edilebilir. Ancak söz konusu yapıt tam anlamıyla
bir roman sayılamaz. İlgiye değer bir başka yapıt da Küçük Paşa’dır.
Bir Anadolu köyünde yaşayan anneyle oğlunun romanıdır. Valilik, bakanlık
ve milletvekilliği yapmış olan yazar anlatısını köy okulları, köyün
sağlık koşulları, vb. üstüne düşüncelerini aktardığı söylevlerle ağırlaştırır.
Bir romandan çok ilgiye değer bir konferans niteliğindedir.
Romancıların bakışı tam anlamıyla köye dönmeye ulusun tüm etkili güçlerini,
bir başka deyişle çok sayıda asker ve sivil aydınla birlikte özellikle
1915 Çanakkale zaferinin komutanına güvenlerini sürdüren köylü askerleri
çevresine toplamayı başaran Mustafa Kemal Atatürk’ün yönettiği İstiklâl
Savaşı’yla başlar.
Ankara silahlı mücadelenin merkezi olmuştur; yazarlar, romancılar, şairler,
gazeteciler bağımsızlık hareketine katılıp ülkenin dört bir yanını,
köylerini gezerler, silahlanmış köylüleri görüp hem yabancı işgaline
son vermedeki kararlılığın, hem de çok eskilere dayanan yoksulluktan
kurtulma umudunun bilincine varırlar. Bu Türk aydını için can sıkıcı
bir gerçeğin görülmesi, bir sorgulama fırsatı olur. Paçavralar içinde
kendi saflarında cesurca mücadele eden, fakat kendisinden bu denli farklı
bu köylü kimdir? Hayatta kalmak için savaşan Anadolu, meyvelerini Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra verecek olan yoğun bir düşüncenin
merkezi olur.
Refik Halit gibi yazarlar o ana dek köy ortamı ve Anadolu kasabaları
karşısında yalnızca ironik bir üstünlük duygusu sergilemişlerdi. Bu
yazarlar yerlerini gelecekte ülkenin kilit taşını oluşturacak olan köy-kent
ilişkisini irdelemek isteyen yazarlara bırakacaktı. Düzyazı, öykü, roman
ulusal ve toplumsal kimlik arayışının temel bir öğesi oluyordu.
Ancak bu istek karşı çıkışlara, anlayışsızlıklara, şaşkınlıklara, dahası
korkulara neden oldu. İşte bu dönemde Memduh Şevket Esendal Anadolu
bilmecesi karşısında duygularına biçim verebilecek yetenekte büyük bir
yazar olarak ortaya çıkar. Birçok öyküsünde doğallıkları içinde kişileri
betimleyerek kendisini de saran sıkıntıyı, tedirginliği okura iletmeyi
başarır. “Çöl” (1946) adlı öyküsünde yazar cılız atların çektiği, pek
güven vermeyen ve çok az konuşan bir arabacının sürdüğü kiralık arabayla
kat ettiği Anadolu bozkırını anlatır. Kavurucu güneş altında sonunda
sahibi de pek güven vermeyen ıssız bir hana varırlar.
“Tekrar duvara dayanıp gözlerimi kapadım. Arabacı ile hancı ahbap;
kimbilir kaç defa birbirlerine tesadüf etmişler, konuşuyorlardı; fakat
söylediklerinin birçoklarını anlayamıyordum. Birisi Kayseri’li, diğeri
Konya’lı olsa gerekir. Kelimeleri çabuk çabuk söylüyorlar. Ne kadar
dikkat etsem, üç beş kelime içinde bir kelime olsun kaçıyor, bir alacak
verecek meselesinden bahsediyorlar, arada bozulmuş bir pazarlık lakırdıları
var, ikisi birbirine muhtelif havadisler veriyorlar. Bor’dan, Kayseri’den,
Niğde’den, Ereğli’den, Aksaray’dan bahsediyorlar. Bu lakırdıları bitirdikten
sonra benden bahse başladılar; fakat seslerini alçaltmağa lüzum görmüyorlardı.
Arabacı benim kim olduğumu, nereden gelip nereye gittiğimi bildiği kadar
anlattı ve tuhaftır bir hayli malumat verdi; halbuki ben ona hiç kendimden
bahsetmemiş idim. Ve kendisini bana karşı pek lakayt görüyordum. Merak
ettim, acaba benim kim olduğumu nasıl öğrenmiş, dedim. İnsanın kendini
anlatması ne kadar güç ve huyunu saklaması da ne kadar müşküldür. Arabacının
beni bildiğine hem teaccüp ettim, hem de biraz sıkıldım. Bu adamlar
nazarında adeta küçülüyordum. Bana hiç ehemmiyet vermiyorlar, benden
korkmuyorlar. Hele bu hancı eşkıya gibi herif; eğer iki üç yüz sene
evvel gelseydi, mutlaka buralarda istiklâl ilân ederdi. Feleğe boyun
eğmez, cihana ehemmiyet vermez bir herif... Kendi âleminde çok vakalar
görüp geçirmiş; çok belâlar, felâketler atlatmış bir adama benziyor.
Vakıa bizim arabacının da ondan kalır yeri yok. Genç bir oğlan, ama
gözleri kan çanağı gibi, insana taş kovuğundan yırtıcı bir kuş bakar
gibi bakıyor”.1
Esendal biçemini belirleyen ölçülü bir incelik ve yalınlıkla köylerde
egemen ataerkil ilişkilerin işleyişini ortaya koyan öyküler de yazdı:
Adaletsizlik yalnızca köyle kent arasında değil, köyün içinde de vardı.
Cumhuriyet İzleği
Esendal gözlemlerini bilinçli bir incelikle aktarırken, Yakup Kadri
Karaosmanoğlu (1889-1974) köy gerçekliğine, çevresiyle iletişimsizlikten
kaynaklanan kaygının, nedenlerini büyük acı çekerek anladığı kopmanın
pençesinde kendi kentli öznelliğini ekler. 1932’de yayımlanan ünlü romanı
Yaban konu olarak bozkırda bir köyde yaşamaya karar veren bir kolunu
yitirmiş eski bir subayın öyküsünü alır. Kişisel mutsuzluğuna 1919’da
yabancı birliklerin işgali eklenir. Bir umutsuzluk romanıdır çünkü sakat
kahraman köylüler tarafından bir yabancı, bir “yaban” olarak görülür.
Tüm çabalarına karşın, başka bir dünyadan gelmiş aydın eski subayla
kendi mutsuzluklarını yaşayan köylüler arasında iletişim kurulamaz.
Yüzyıllar süren kölelik yazarın hissettiği güvensizliği açıklar. Roman
kahramanıyla özdeşleşen ve onun ağzından konuşan yazar dolaysız bir
anlatım yoluyla bir özeleştiriye girişir: O ana dek kendi ülkelerini
ve büyük çoğunluğu görmezden gelmiş olan aydınların tarihsel suçluluklarını
ortaya koyar.
Yaban romanı Türk yazınında yeni birçok roman öğesi içerse de, romanın
XIX. yy’ın ikinci yarısında Türkiye’de ortaya çıkmasından başlayarak
kendisinden önceki tüm roman yazarlarının öğretici tutumundan kendini
kurtaramaz. Bununla birlikte, hem yer, kişi ve durum betimlemelerinde,
hem de köy ile kent arasında bir engel oluşturan farklarda içten ve
tutarlı bir roman yazma kaygısı taşıyan bir yazar nitelikleri sunar:
“Esasen yol uzundur. Köylülere sorarsanız, ‘De - e şuracıkta’ derler,
amma (köylülerin de - e şuracıkta)sını bilirim. En kısa ‘de - e’ altı
saat sürer.
Bunlarda, zaman mefhumu ile mesafe mefhumundan niçin eser yoktur?
Gün geçtikçe, bu sualin cevabını, kendi kendime buluyorum. Çünkü; bende
de, buraya geldiğim günden beri, zaman mefhumu hayli zayıflamıştır.
İlk aylar, günlerin adını unutuyordum. Şimdi, ayları birbirine karıştırıyorum
ve yalnız mevsimlerin değiştiğini hissediyorum.
Kaç yaşımda olduğumu ve arkamda bıraktığım maziyi unuttuğum gün, kimbilir,
ne kadar rahat edeceğim. Lâkin, bu hale vardığım vakit de, gene bu engin
ve kurak ovaların korkunç mesahasını hissetmekten kurtulamıyacağım.
Bu his, her an, yüreğimi burkuyor, başımı döndürüyor ve irademi hurdahaş
ediyor. (...)
Lâkin, bu köy, bir çöl ortasında, bir konuk kadar bile yüreğime emniyet
vermiyor. Bir konuk, mesafe içinde bir hareketi gösterir. Bugün, burada
iseniz, yarın bir vahanın kenarına erişeceksinizdir. Öbür gün, bir büyük
nehrin suları sizi karşılayacaktır. Halbuki, Orta Anadolu’da bir köy
donmuş bir konuktur. Burada mesafe sizi yutmuştur. Siz, mesafe içinde,
dehşetten donmuşsunuzdur.
Hakikaten, bir eski ‘Hitit’ harabesine benzeyen bu köyde, insanların,
toprak altından henüz çıkarılmış kırık dökük heykellerden farkı ne?”2
Yakup Kadri, Esendal’ın duyduğu kaygıyı duyar.
Dönemin Türk aydınları arasında en önde geleni olan bu iki değerli
yazar yalnızca fiziksel değil aynı zamanda ahlaksal ve düşünsel bir
korku ve kaygı duyarlar.
Şaşkınlık, korku ve kaygı Sabahattin Ali’de aşılmış gibidir. Y. Kadri’deki
“suç bizim” anlayışının ötesinde, öykülerinde bir toplumsal yapının
ortaya konması ve ağır bir eleştiri söz konusudur. Yapıtları Türk romanında
bir dönüm noktası olur: Onun için önemli olan gerçekliğin daha bütünsel
bir imgesini vermek, toplumsal bir krizi tartışma konusu yapmaktır.
Türk yazınında bir dönüm noktası olan Kağnı adlı öyküsünde S. Ali oğlu
ağanın oğlu tarafından öldürülen Anadolu köylüsü bir kadının başından
geçenleri anlatır. Şikâyette bulunmaması için kadın ikna edilmeye çalışılır:
“İmam: ‘Ülen kocakarı, diyordu. Dava edersen ne kazanacaksın? Kim gider
de Mevlût Ağanın oğlu adam vurdu diye şahitlik eder? (...) Cenabıhak
böyle istemiş, Allahın emrine mahkeme ile mi karşı koyacaksın?”. Candarmalar
geldiğinde: “Sarı Mehmedin anası ifadesinde hiçbir şey söylemedi. Yalnız
‘Ben kimseden davacı değilim’ dedi”. (...) “Mevlût Ağa ezandan evvel
Sarı Mehmedin anasına iki sütlü keçi ile bir torba un ve bir kesekâğıdı
şeker yolladı” (...) “Oğlunun acısı daha içinden çıkmamıştı, fakat hükümet
kapısına düşmek ona oğlunun ölümünden çok daha korkunç geliyordu”.3
Ancak candarmalar kadının oğlunun cesedini mezardan çıkartıp kağnısıyla
doktor muayenesi için kasabaya götürmeye zorlarlar.
“Yaz gecelerinin parlak ay ışığı altında çakalların sesini bastıran
bir gıcırtı ile ağır ağır ilerleyen bu kağnı, hiç de ölü taşıra benzemiyordu:
Öküzler sırtlarına vuran aydınlık altında canlı ve gürbüz; yamalı yorgan
ve köhne kağnı fevkalâde kıymetli bir madenden yapılmış gibi güzel ve
yeni görünüyorlardı” (...) “Kağnının kenarına tutunarak biraz daha yürüdü.
Ayakları birbirine dolaşıyordu. Öküzlere ‘oooha’ diye bağırmak istedi,
sesi boğazından çıkmadı; elleri kağnıdan kurtuldu, yere yuvarlandı,
tozların içinde tekrar ayağa kalkarak koştu” (...) “Yırtık yazma başörtüsünü
siyah bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. Kağnıya yetişemeden tekrar
düştü, yüzü yolun beyaz ve kül gibi ince tozlarına gömüldü” (...) “Kağnı,
taşlara çarptıkça, üzerinde bağlı ölüyü iki tarafa fırlatarak ve yükselip
alçalan uzun, yanık gıcırtılar çıkararak ve ay ışığının altında ve gecenin
sessizliği içinde arkasında hafif bir toz bulutu bırakarak ağır ağır
ilerliyordu”.4
Bu görkemli imge kendi yazgısına terk edilmiş bir dünyanın yüzyıllar
sürmüş boyun eğişini ve kabullenmesini simgeler.
Türkiye’deki köylülerin yaşamına bakıştı Sabahattin Ali’nin getirdiği
eleştirel gerçekçilik, toplumsal yaşamı, önyargıları, aydınlık düşmanlığıyla
bir Anadolu kasabasının derinlemesine incelendiği, yolsuzlukların ortaya
konduğu Kuyucaklı Yusuf (1937) adlı romanına da yansır. Anlatı anne
babası bir köyde öldürülen ve kaymakamın evlat edinip kızıyla evlendirdiği
bir çocuğun çevresinde eklemlenir.
Öksüz Yusuf çevresindeki kokuşmuşluğa uyum sağlayamaz. Kasabanın çıkar
mekanizmaları, ileri gelenlerin bayağılıkları, sıradan nesnelere dönüşmüş
kadınlar Yusuf’un başkaldırısına, kendisi bilinçli olmasa da, bir toplumsal
köken motivasyonu sağlar.
Bir Balzac ya da Stendhal ve çok sayıda başka büyük gerçekçi romancı
gibi, Sabahattin Ali bir toplumun gerçekliğinin temel öğelerinden birinin,
büyük kentlerin gerçekliğine gönderme yapan taşra yaşamından etkilendiğini
anlamıştı. Reşad Nuri Güntekin (1886-1956) ünlü romanı Çalıkuşu (1922)
ve Yeşil Gece (1928) ile daha önce taşra yaşamına eğilmişti ama gelenek
göreneklerin eskiliğini, aydınlık düşmanlığını, kasaba yaşamının yobaz
fanatizmi, öğretmenlerin yeniliklere tepki duyanlara karşı umutsuz çabaları,
kısacası Kemalizmin çabasını, bir başka deyişle yüzyıllık bir eskiye
bağlılığa karşı reform çabalarını betimlemekle yetiniyordu.
Sabahattin Ali ayrıcalıklı kişilerin geriye dönüşü olmayan bir biçimde
gücü ellerinde bulundurduğu bir toplumun yapılarını eleştirip tartışma
konusunu yaparken yapıtına Türk roman sanatında eşi bulunmayan bir toplumsal
boyut katar. Kuyucaklı Yusuf’un sonunda melodram gündelik yaşama karışır:
“Yusuf bir oraya, bir de önündeki toprak yığınına baktı. Dişlerini
ve yumruklarını sıktı, dudaklarını ısırdı; buna rağmen gözlerinden yanaklarına
doğru iri damlalar yuvarlanmaya başladı. Bu yaşlar bütün manzarayı örtüvermişlerdi.
Kollarının yeni ile gözlerini sildi. Hayvanına atladı. Bir kere daha
dönüp geriye baktıktan ve ömrünün en korkunç senelerinin geçtiği bu
kasabaya yumruğunu uzatıp tehdit eder gibi salladıktan sonra, atını
ileriye, dağlara doğru sürdü.
İçindeki bütün yıkıntılara, bütün kederlere rağmen başını yere eğmek
istemiyordu. Matemini ortaya vurmadan tek başına yüklenecek ve yeni
bir hayata doğru yürüyecekti”.5
Böylece bir başka başkaldıran yazar olan Yaşar Kemal’in İnce Memed’ine
yol açılmış olur.
Ancak köylü yazarların ortaya çıktığı 50’li yıllara gelmeden, Sabahattin
Ali’nin ardından başka yazarların da gerçekçi nitelikli yazı biçimleri
aracılığıyla ve insan ilişkilerini açıklayan farklı yaklaşımlarla durumları
ve karakterleri zenginleştirerek Anadolu insanı ve olgusuna bakışta
yeni bir anlayışa yol açtıklarını belirtmek gerekir. Birbiri ardına
Türk toplumunun farklı kesimleri, kimi zaman o dönemde eksik olan toplumbilimsel
araştırmaların boşluğunu dolduracak biçimde yazınsal özgüllük sınırlarını
aşarak izleyici-okurun gözleri önüne serilir. Yapıt kimi durumlarda
bundan zarar görse de bu kaçınılmazdı; toplumun hızlı değişimi öğreticiliğe
bir eğilime, yeni bir “Bildungsroman” biçimine neden oluyordu. Bu kimlik
arayışı, aralarında ideolojik de olmak üzere pek çok soruna yol açıyordu.
Böylece Cumhuriyet iktidarı seçkinci devlet anlayışından vazgeçmeden
kendini halkçı olarak tanımlıyordu. Halkçılığın anlatımı folklorik biçimler
aldığında kabul görüp cesaretlendiriliyordu ancak toplumsal istemler
biçiminde ortaya çıktığında reddedilip baskı altında tutuluyordu. Toplumun
gerçeğe uygun bir imgesini yansıtmak isteyen yaratıcıların yolları neredeyse
tıkanmıştı. Tek partinin ideologları Türkiye’nin “sınıfsız bir toplum”
olduğunu ilan etmişlerdi. Gerçeği özellikle eşrafın maddi ve manevi
etkisi altındaki köyde egemen ataerkil yapının tanımlanması, resmi iyimser
tezlere uymayan köydeki yaşam dramının sürekli yinelenen ama gerçek
çelişkisini oluşturan zengin toprak sahipleri ve ağaların yoksul ve
topraksız köylüler üstündeki yasa tanımaz egemenliği gibi çatışkılı
yönleriyle araştırmaya katkı sağlamak isteyen yazarları tehlikeler bekliyordu.
Türkiye’de köy gerçeğini anlamak isteyen kent kökenli yazarların bütüncül
bir listesini vermeye çalışmak yerine birkaç ilginç örnekten söz edelim:
Sadi Erdem (1900-1943) çok genç yaşta İstiklâl Savaşı’na katılmıştı.
Gazetecilik yapmış, sonradan Cumhuriyet bürokrasisine katılarak milletvekili
olmuştu. 1933’te yayımlanan ilk öykülerinde (Silindir Şapka Giyen Köylü)
başlığın da belirttiği gibi alaylı ve bağımsız bir anlayış egemendir.
Kemal Tahir (1910-1973) Donanma olayı olarak bilinen kovuşturma sonunda
1939’da ağır bir hapis cezasına çarptırılır: Bu, yazarlığı açısından
son derece belirleyici olur, çünkü Çankırı hapishanesinde büyük şair
Nâzım Hikmet’le dostluk kurar. 1944’te öyküler ve bir roman yazar: Köyün
Kamburu. Tarihsel romana yönelmeden önce yazdığı ve Anadolu yazınına
önemli katkılar sağlayan çok sayıda romanında köy yaşamının gelenek
ve göreneklerini inceler.
Mesleği ressamlık olan Abidin Dino (1913-1993) Adana’da sürgündeyken
1942’de Kel başlıklı bir piyes yazacak ve yayımlayacaktır; piyes hemen
yasaklanır ancak el altından belli bir ölçüde dağıtılır. Yapıtın özelliği
şiirsel yeniliklerin yanı sıra, köylü diline özgü bozuk sözcüksel yapıları
kullanan birçok kişiye yer vermesidir; bunlar halk yazınına özgün anlatısallıktan
kaynaklanır. Toplumsal çelişkiler açısından zengin bir yapıt olan Kel,
geleceğin köy yazarları tarafından okunmuştur.
1942-44 yıllarında Adana’da bir gazetenin yazı işleri görevlisi olan
yazar Reşad Enis (1909-1982), 1944’te Toprak Kokusu adlı bir yapıt yayımlar,
burada Çukurova bölgesinin büyük toprak sahipleri ve yoksul köylülerin
sorunları anlatılmıştır.
Orhan Kemal’in (1914-1970) yazarlık kariyeri Bursa’da hapishane günlerinde
belirlenmiştir; hapishanede Kemal Tahir gibi o da şair Nâzım Hikmet’in
yüreklendirmesiyle kendini düzyazıya verir. 1942’de hapishaneden çıktığında
Adana’ya yerleşecektir. Daha ilk yapıtlarından, Ekmek Kavgası’ndan başlayarak
kente yerleşmek için köyden kaçmaya çalışan genç köylülerin dramlarını
ele almıştır. Orhan Kemal köylünün büyük sanayi merkezlerine geçişini,
o güç uyum sürecini izlemeye özen göstermiştir.
Köy kökenli yazarlara yolu açan yazarların listesi bütünü kapsamaktan
uzaktır; bununla birlikte hapisteki şair Nâzım Hikmet’in temel nitelikli
katkısını anmamak listeyi eksik bırakmak olurdu, çünkü Nâzım Hikmet
binlerce dizelik bir şiir (düzyazı şiiri ya da şiirsel düzyazı) yazmıştır:
Memleketimden İnsan Manzaraları, 1941 ve 1945 arasında yazdığı bu yapıt
hem William Langland’dan,6 hem de Gogol ve Tolstoy’dan etkilenmiştir.
Memleketimden İnsan Manzaraları’yla Nâzım Hikmet, çağın ve Türkiye’de
ve başka yerlerdeki insanların bir tablosunu sunabilecek yeni bir tür
oluşturmak amacıyla şiir ve düzyazıyı ayıran duvarı aşmaya çalışacaktır;
yapıtta köy izlekleri temel bir işlev üstlenir, aynı zamanda Kurtuluş
Savaşı kadar, gündelik yaşamda, hapiste veya dışarıda yaşanan çatışmalar,
aşklar, cinayetler, tutkular, manzaralar ve bir yığın durum yapıtın
sayfalarından taşar:
“Onlar ki toprak karınca
suda balık
havada kuş kadar
çokturlar,
korkak
cesur
cahil
hakim
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır.”7
Yazılma aşamasında elden ele dolaşarak hapisten çıkmayı ve çok sayıda
okur tarafından okunmayı başaran bu büyük şiirin önemi yazıya egemen
olan biçemsel yetkinlik ve yazarın yüzeysel gerçekçiliğin tuzaklarına
düşmekten özenle kaçınmış olmasıdır. “Tehlikeli olan, şemalaştırmaktır”
der Kemal Tahir.8 Yine de öncü yazarların önemi, nitelikleri ya da kusurları
ne olursa olsun, köy yazınının gelişimindeki güç ve atılımı açıklamak
için bu yazarların sıralanması yetmez. Kemalizmin ilk yıllarında halkçılığın
ve girişilen devrimlerin sınırlarına karşın bu ilk yılların bir gelişim
sürecini başlattığı yadsınamaz; başka bir yerde eşine rastlanması güç,
çeşitli eğitim önlemleri sayesinde bu çok önemlidir. Bu gelişmelerin
arasında temel öğelerden biri de Köy Enstitüleri’ydi.
Köyün Ruhu Vardır
Köy Enstitüleri Türk köylerinin ekinsel olduğu kadar maddi açıdan da
hızlı bir dönüşümünü sağlamak amacıyla 1942’de İ. H. Tonguç tarafından
kurulmuştur. Bu Köy Enstitüleri’nin özgün yanı, yeni tip eğitmenlerin
başkanlığında, bölgesel gereksinimlere uygun bilgileri yerinde öğretmeyi
amaçlayan kızlı erkekli köy gençleri tarafından oluşturulmuş olmasıydı.
Araştırmalar bittikten sonra aynı süreci kentlerde sürdürmeye yönelik
genel bir kültürün öğeleri özellikle tarım üretimi alanında öğretiliyordu.
Atatürk’ün bunca umut bağladığı ve ilan ettiği tarım reformunu köylerin
geleneksel yapılarını maddi ve manevi alanda dönüştürülmesini işte bu
kadrolar gerçekleştirecekti.
Atatürk’ün yaşamının sonuna doğru tasarlanan bu cesur reform onun ölümünden
iki yıl sonra İnönü ve onun gözü pek Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel
yönetiminde başlatıldı.
Gerçek bir yapılanma coşkusu egemendi. Yirmi bir enstitünün ortalama
on beş bin öğrencisi oldu. 1942-43 yıllarında yüksek nitelikli ve uzmanlaşmış
kadroların oluşturulmasını sağlayacak bir Yüksek Enstitü kuruldu. Buraya
Köy Enstitüleri’nin en iyi öğrencileri alınıyordu. Kuramsal ve uygulamalı
nitelikli dersler ve araştırma çalışmaları da burada ele alınıyor ve
yayımlanıyordu. “Köy Enstitüleri Dergisi” adlı bir dergi 1945’te genç
yazarları bir araya getirdi. Bu Yüksek Enstitü’nün etkinlikleri arasında
yabancı dil öğretimi de vardı. Böylece çalışmalar yenilikçi ve yaratıcı
bir niteliğe büründü. Başkent Ankara’dan uzakta olmayan bu enstitü çok
geçmeden Ankaralılar kadar kasabadakiler için de bir çekim merkezi oldu;
burada çok sayıda gösteri, konser ve konferans düzenlendi. Her türlü
yobazlığın karşısında yer alan ve çeviri alanında birinci sırada rol
üstlenen, yaratıcı ve aydınlık düşüncesiyle bu dönemin iz bırakan kişilerinden
olan Sabahattin Eyüboğlu da bu Yüksek Enstitü’nün başında yer aldı.
Anadolu kökenli olan ve Dijon’da okuyan Eyüboğlu Cumhuriyet sonrası
büyük eleştirmen Nurullah Ataç’la birlikte Milli Eğitim Bakanlığı’na
bağlı Tercüme Bürosunu kurdu. Ülkenin en iyi çevirmen ve yazarlarının
katılımıyla çok kısa zamanda çeşitli dillerden yüzlerce klasiğin çevrilmesi
etkinliğini bu büro üstlendi. Bu ortak çalışmanın Türk yazını üzerindeki
etkisi çok büyüktü; çevrilen çok sayıdaki yapıt düşünce ve yazın alanına
yeni bakış açıları kazandırıyordu. Bu yapıtların ulusal bağlamda dağıtımı
yalnızca kentli aydınların değil, Köy Enstitüsü öğrencilerinin de, modern
ya da klasik, dünyadaki yazınsal değerlere ulaşmasını sağlamıştır. Düşünce
ufuklarının bu denli genişlemesiyle başlayan bu ekinsel atılım yukarıda
sunmaya çalıştığımız aydınların yapıtlarındaki öncü girişime katıldı.
Böylece, çelişkili de olsa, gerçeğe olan bağlılıklarını pahalıya ödeyecek
olan solcu aydınlarca başlatılan köy yaşamına yönelik incelemeler Bakan
Yücel’in yönetimindeki eğitsel çabalar sayesinde yoğunlaştı. Bu durum
yalnızca şiddetli çatışmalara yol açacaktı; çünkü İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra Türkiye’deki toplumsal gelişmeler yoksul köylülere ödün verilmesine
şiddetle karşı çıkan toplumsal sınıfları iktidara itiyordu. Hükümetin
hazırladığı toprak reformu projesi çoğunluğunu muhafazakârların desteklediği
büyük toprak sahiplerinin oluşturduğu Meclis’te reddedildi. Bunlar köylerin
gelişmesini ve modernleşmesini engelleyen zorunlu ve hızlı bir sermaye
birikimini amaçlayan kesimin temsilcileriydiler. İsmet İnönü geri adım
atmak zorunda kaldı. Baskıcı önlemler kamu görevlerinden uzaklaştırılan
ve cesaretleri nedeniyle cezalandırılan Tonguç ve Yücel’in başlattıkları
eğitsel çabanın yok olmasına yol açarak Köy Enstitüleri’nin ve bu anlayışın
bozulmasıyla sonuçlandı.
Bu kesin kopuşa karşın, 40’lı yıllarda başlayan atılım sürecek ve yazında
meyvelerini verecekti: Köy Enstitüleri’nin genç mezunları üstlerindeki
baskılara karşın, sözlerini söyleyecek, kendi yaşamlarını anlatacak,
yazınsal kurgu yoluyla kendi dünya görüşlerini dile getireceklerdi.
Çok sayıda öykü ve romanla, tüm karmaşıklığı ve tinsel zenginliği içinde
Anadolu toprağının çeşitliliğini yansıtacaktı.
Köylü yazarların temel özelliği kendi dünyalarına bakıştaki kökten
değişimdir. O ana dek kentli yazarlar için “edilgen bir gözlem nesnesiyken”,
yazınsal olgunun “etkin bireylerine” dönüşürler. Köylü yazar “ötekinden”
söz etmez, kendisinden, yüzyıllar boyu yok sayılmış “ben”den söz eder.
Anadolu yazınının araştırılmasıyla ortaya çıkan ekinsel karışım, Köy
Enstitüleri hareketi, dünya yazınına açılma ve Atatürk’ün istediği modernleşme
çabaları meyvelerini veriyordu. Köylü yazarlar çarpıcı bir biçimde ve
büyük bir tutkuyla kendi gerçekliklerinden söz ediyorlardı. Ele verici,
neredeyse suçlayıcı bir tutumları olduğu söylenebilir: Uzun süre gizlenmiş
böylesi eski bir acıyı dile getirmenin başka bir yolu olabilir miydi?
Bu akımı hangi yazın türüne bağlayabiliriz? Ne tezli roman, ne de halk
romanı türüne; kimi öğeler içerse de tarihsel roman türüne de bağlanmaz.
Bu öykülerin ve romanların yalnızca yitirilmiş olan ve dünya yazınının
yeniden keşfettiği bir kıtayı, efsanevi Atlantis gibi Anadolu’yu ortaya
koyduğu ölçüde değerli olduklarını sanmak yanlış olur. Mahmut Makal’ın
yapıtı gibi yazın-dışı bir yapıtta bile anlatıda aktarılan yaşanmış
deneyim, mevsimler ve acılar, köylülerin içe dokunan insanlığı, cesaretleri
ve edilgenlikleri, saflıkları, eskiye bağlılıkları, kimilerinin de çağın
tarihinin üstlerinde hiçbir etkisi olmadığı izlenimini veren cehaletleri,
yalın ve anlatının niteliğiyle mükemmmel uyum gösteren bir yazı biçimiyle
dile getirilir. Makal ve arkadaşları Roland Barthes’ın sözünü ettiği
“yazının sıfır derecesine” doğal bir biçimde ulaşırlar.
Mahmut Makal’ın 1949’da yayımlanan Bizim Köy’ü köyünün tutucu durağanlığı
karşısında Köy Enstitüleri mezunu genç bir öğretmenin umutsuzluğa düşürecek
savaşımını anlatır. Bu yapıtın basında yarattığı skandal köylerin yoksulluğu
konusunda ülke çapında siyasal bir bilinçlenme sağladı ve Anadolu izleğinin
dönüşümünde çok önemli bir dönemeç oldu. Yalın biçeminin gücü ve coşkulu
bir biçimde dile getirdiği gerçekler onu hapse götürdü: Ancak tek parti
dönemini sona erdiren 1950 seçimleri sayesinde kısa sürede salıverildi.
Epik, traji-komik bir gerdek gecesi, bir felaketin eşiğinden dönülür:
Tüfek atılarak genç kocanın erkekliğini ve genç kızın bekâretini köye
ilan etmek üzere evli çift geleneğe göre kapı deliğinden gözetlenmektedir.
Soğuktan donan damat karısıyla sevişemez. Bir sürü olaydan, müdahaleden,
büyüden sonra, damat ısınır ve kendisini kanıtlayarak ailesinin onurunu
kurtarır. Makal damada ertesi gün rastlar: “Daha doğrusu bu köye ateş
verip aşağıdan yukarı yakmalı. Böyle âdet mi olur be herif. Ağşamdan
beri çektiğimi ben bilirim. Bi öldüm, bi dirildim”.
Ancak aynı Anadolu köyü on beş yılda değişmiştir. Köylüler gelişmeden,
paradan söz etmektedirler; köyde artık telefon vardır. Tıpkı paranın
el değiştirmesi gibi, köye giren modern teknikler sayesinde haberleşme,
konuşma, kendi sesini işitme, başkasını işitme gereksinimi söylence
ve arkaizmin hâlâ egemen olduğu bir dünyaya şaşırtıcı bir boyut getirir,
böyle bir şeyin batının yazınsal sorunlarıyla uzaktan yakından ilişkisi
yoktur.
Farklı gelenekler, farklı yazınlar; kapitalin yeni doğduğu bir dünyaya
roman biçimi işte böyle girecektir!
Ana roman örgüsü gerçekçi olmakla birlikte biraz basitçe olacak, dinsel
yobazlık ve tutucu önyargılardan oluşmuş bir ana zemine oturtulmuş,
çoğunlukla zengin köy ağasıyla yoksul köylüler arasında, toplumsal çatışmalardan
esinlenecektir. Özellikle kadın son derece kırılgan ve her yönden baskı
altında tutulan bir kişidir; yaşanan dramların bilinci yapıtlara yansır.
Kişiler ve karakterleri arasında son derece karmaşık ve özgül bir ağ
örülmüştür. Anlatının yapısı bu özel veriler doğrultusunda biçimlenir,
burjuva denilen romanın sınırlarında, birçok yazı tekniğini miras olarak
almıştır, ama yalnızca bu değil. Gerçekte köylü ve kentli ozanların
sözlü geleneği ve yarı yazılı yarı sözlü “Hikâye” (XVII. yüzyıl türüdür)
geleneği, geleceğin romancılarına göz ardı edilemeyecek bir dayanak
oluşturmuştur. Böylece Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Başaran ve daha
başkaları Türk yazınında, kökleriyle ilişkisini koparmamış özgün bir
akım yaratacaklardı.
Fakir Baykurt kaprisli ve çabuk öfkelenen yaşlı, hafif kaçık Anadolu
kadını Irazca’yı temel alan ve bir köyde yaşananları anlatan bir üçleme
yazacaktır.
Bu etkileyici roman figürü yüzyıllar boyu birbirini izlemiş çeşitli
iktidarların duyarsızlığı ve adaletsizliği karşısında kadın ve erkeklerin
katlanmak zorunda kaldıkları yoksunlukları canlandırır.
Bu üçlemenin ilk kitabı olan Yılanların Öcü (1958) büyük bir coşku
uyandıracaktır; mahkemelerin kovuşturmasızlık kararına karşın Demokrat
Partili milletvekilleri yazarı ve kitabı cezaya çarptırmak için bir
araya geleceklerdir!
Birçok kez yayımlanan bu romanın önsözlerinden birinde Baykurt şunları
belirtecektir: “Bu kitap hepimizi rahatsız eden bir dille yazılmıştır.
Çoğu bölümde konuşan, halkın bilinçaltıdır.”
Gerçekten de sözü alan toplumsal bellektir.
Yılanların Öcü’nde baştan sona saplantılı bir izlek vardır, Irazca’nın
ailesi Karabayramlar’a karşı yılanların kini anlatılır; aile yılanların
kralı Şahmeran’ın ölümünden sorumludur. Irazca bir yandan da nüfuzlu
komşusu Belediye Başkanıyla da traji-komik bir çatışma içindedir; aralarındaki
çatışma konusu iyice gereksiz gibi görünür ancak yaşlı kadına göre çok
önemlidir: Irazca adaletsizlikten nefret eder.
Baykurt’un işaret ettiği “Halkın bilinçaltı”, Anadolu köylüsünün, ağır
ağır gelişen tarihsel evrimin kapalı dünyasında biçimlenmiş ortak duygusallığından
oluşur. Aynı zamanda hem gerçek (eşitsizlik, iklim, adaletsizlik) hem
de düşsel (söylenceler, batıl inançlar) bir dünyadan adeta bir mücadele
vererek yüzeye çıkar.
Güney: Barok Bir Evren
Köy yazını özellikle Yaşar Kemal’in ilk yazılarıyla yeni bir boyut
kazanacaktı. Adana yöresinden olan Yaşar Kemal, 1952’de Sarı Sıcak’ta
topladığı dikkat çekici öykülerle yazmaya başlar. 1955’te İnce Memed’le
ün kazanır. Epik türde, hızlı bir ritmle yazılmış, gerçeklerle fantazmları
birleştiren romanlar birbirini izleyecektir.
Yaşar Kemal’in romanları genellikle Çukurova ya da Toros dağlarında
geçer, son derece geniş boyutlu bir sorunsalı içerir: Kendini, ansızın
kapitalist modern düzene geçmiş, yeni toprak sahipleri, doğanın yok
edilmesi, Doğu ve Batı şoku, eski ve yeni söylenceler, ideolojilerin
çarpışması, tüm bir dünyanın değişimi gibi yeni durumların karşısında
bulan eskiye bağlı bir köy toplumunun geçirdiği dönüşümleri anlatır.
İnce Memed adındaki başkaldırmış bu kahraman, onuru uğruna eşkıya olan
bu isyankâr, Sabahattin Ali’nin kahramanı Yusuf’un başkaldırısını gerçekleştirmekle
kalmaz, bir yandan da biçemindeki şiirsel özellikler, kişilerden yansıyan
örnek insanlık ve destan imgelerindeki plastik özellikler sayesinde
serüven romanının kalıplarını da aşar.
Ortadirek’le (1960) Yaşar Kemal de yaşlı bir Anadolu kadınını çizer;
dik bir yamaçtaki köylerinde bir kış daha geçirmek için, ne pahasına
olursa olsun pamuk işçilerinin çok düşük gündeliklerle çalıştığı ovaya
inmek zorunda kalan Meryemce ve ailesinin öyküsü anlatılır. Kaçıklık
sınırındaki bu güçlü kadının ovaya gidişi allegorik bir boyut kazanır.
Ovaya inerken yaşlı Meryemce bir ata biner, at yolculuğun başında ölecektir,
böylece Meryemce bu uzun iniş boyunca oğlunun omuzlarında taşınacaktır.
Ana-oğul ilişkisinin dramatik gerilimi, yoksulluğun yükü, insanın acıdan
tanınmaz hale gelişi, her şeye karşın hayatta kalma isteği Meryemce’ye
simgesel bir konum kazandırır: Kara bahtına boyun eğmeyen bir Üçüncü
Dünya kadınıdır.
Yaşar Kemal, Güney Anadolu’nun tükenmez imge potansiyeli ve izleksel
ezgileri birbirine uydurma tekniğinin zenginleştirdiği bir dil aracılığıyla
okurunu büyüleyici bir dünyaya çekmeyi başarır, okur hiç bilmediği bu
dünyayı yavaş yavaş tanıyacaktır.
Yaşar Kemal’in biçeminde Anadolulu ünlü masalcıların çekiciliği vardır
ama onların sözlü geleneklere özgü kusurlarını da taşır: Büyüleyici
yinelemeler, fazla uzun tutulmuş diyalog ya da monologlar, bunlar geceleri
yapılan köy toplantılarında dinleyici toplulukları karşısında doğrulanacak
sözlerdir ama yazılı metni ağırlaştırır ve dengesini bozarlar.
Başka bir yazarda affedilemez olabilecek kusurlar, konunun lirik zenginliği,
manzaraların ve kişilerin büyüleyiciliğiyle örtülerek ve genel şiirsel
görkem içinde okurun dikkatini çekmez bile. Yaşar Kemal şairlikle işe
başlamış ve hep şair kalmıştır: “Az sonra, cevizin dalları, yaprakları,
gövdesi, tüm ceviz, karanlığın içine oyulmuş gibi ışığa kesti. Sonra
dallarıyla, gövdesiyle ceviz göğe doğru uzadı, şu karşı dağlara doğru
genişledi. Tüm dünya, gün doğmuş gibi apaydınlık oldu. Dağların karanlığı
durdu, gecenin karanlığı durdu. Siz ışıktan kocaman, karanlığa oyulmuş
gibi kocaman, dünya kadar bir ağaç gördünüz mü? Aman Allah, hikmetine
kurban olduğum Allah! ışıktan koskocaman bir ağaç. Güneşin doğduğu yerde,
yıldızların oraya doğru uzanır. Gece karanlık mı karanlık. Vallahi billahi
tek yıldız bile yok. Ağaç büyüyor ha büyüyor. Göğe yukarı dallı yapraklı
bir ağaç seli, ışıktan bir ağaç seli ağıyor. Şafağa kadar Ziyaret cevizi
ışıktan oldu. Şafak atıncaya kadar durdum seyreyledim. Gözlerim kamaştı.
Bende de hal kalmamıştı. Altımdaki at da, o kutlu hayvan da kulaklarını
dikmiş bakıyordu. Şu dağın ardından şafak belirip gelince, ceviz de
küçüldü, küçüldü, gittikçe ışığını attı üstünden, toprağa indi”9.
Meryemce, oğlu, gelini ve torunları belli bir gecikmeyle ovaya ulaşırlar,
hem de ne halde! Ama Meryemce öyle kolay pes etmez, başını kaldırır
ve gözlerini uzun uzun köylülerin üzerinde gezdirir: “Sağ elini birkaç
kere hızlı hızlı toprağa vurdu: “İndik ya! dedi. “Geldik ya!”10
Anadolu’yu çok iyi tanıyan kentli yazarlar da köy ve taşra kentleriyle
ilgili yapıtlar vermiştir. Aralarında Samim Kocagöz, Necati Cumalı,
Abbas Sayar, Bekir Yıldız’ın da bulunduğu ve anlatılarında çeşitli durum
ve kişiler aracılığıyla Türk romanını büyük ölçüde zenginleştiren yazarları
anmamız gerekir. Tek bir kuşakta, bir roman türüne ulaşmak için köyden
gelen bu yazarlar ne uzun bir yol kat etmiştir! Sınırları önceden bazı
yazarlarca ya da kentli çağdaşlarca çizilmiş de olsa önemli bir arayıştı
bu.
Bir Tema Üzerine Çeşitlemeler
1950’lere kadar çoğunluğu kırsal kesimden olan Türk toplumu ansızın
bir değişim geçirecekti. Marşal planı çerçevesinde Türkiye’ye verilen
elli bin traktör ve tarım aleti yalnızca maddi olanağı bulunanların
işine yarayacaktı; yeterli ölçüde ekilebilir topraklar, banka kredileri
ve 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin desteği. Ortakçılar ve
yoksul köylüler köylerinden ayrılmak zorunda kaldılar ve % 50’den fazla
bir oranda İstanbul, Ankara ve İzmir’de gecekondulara yerleştiler. Büyük
ölçekli bir toplumsal depremdi bu, çünkü bir yandan toplumsal eşitsizliği
güçlendirirken, bir yandan da eski üretim ilişkilerinin çöküşüyle kırk
bin Anadolu köyünün kapalı ekonomisine son veriyor, köydeki bereketi
kentin lehine çeviriyordu, oysa kent böyle bir nüfus göçünü karşılamaya
hazır değildi. Sanayi altyapısı zamanında kurulamamıştı... İstatistikler
tarım sektörünün küçüldüğünü gösteriyordu, ama bu küçülme kasabalaşmış
büyük kentlerin lehineydi, yeni bir tür yerleşim biçimi ortaya çıkmıştı:
Gecekondu. Bundan böyle kökünden kopmuş köylüler kentte kök salmak durumunda
kalıyordu, proletarya ile köylülük arası toplumsal bir ara sınıf oluşturuyordu,
hayatta kalmayı sağlayacak bin bir çeşit ufak tefek işin peşindeydiler.
Bunalımın bir başka öğesi daha vardı, altmış yılda Türkiye’nin nüfusu
on yedi milyondan elli milyona yükselmişti.
Altmışlı yıllarda yaygınlaşan Almanya, Fransa, İsviçre, Belçika, Hollanda,
İsveç, vb. batılı sanayileşmiş ülkelere göç, çok sayıda köylünün batılı
sanayi dünyasıyla bütünleşmesini sağladı.
Bu karmaşık toplumsal dönüşümün yankıları yazın alanında da duyulmakta
gecikmedi. Böylece sürekli yenilenen, gerçekçi, ancak neredeyse ikili
karşıtlığa indirgenen zengin ağayla yoksul köylü çatışması birey ve
toplum üstüne çeşitli sorularla zenginleşerek yerini yavaş yavaş farklı
insan ilişkilerini yansıtan daha karmaşık roman kurgularına bıraktı.
Anadolu romanının evriminde birbirinden farklı iki özgün adı belirtmek
gerekir.
Ferit Edgü “Hakkâri’de Bir Mevsim” alt-başlığını taşıyan O adlı romanında
dünyadan tümüyle kopuk bir köyde yalnızlığı seçen bir aydını konu alarak,
50 yıl önce Y.K. Karaosmanoğlu’nun, 30 yıl önce de M. Makal’ın ele aldığı
bu izleğe kendi yazı biçemi ve içgüdülenmeleriyle yeni bir bakış getirir.
Bu yapıtta karlarla kaplı, salgının kırıp geçirdiği, yönetimden yeterli
ilgi görmeyen bir köyde yalnızlık sorunu ele alınsa da, düşünce yapısı
ne aydının tarihsel suçluluğu (Yakup Kadri’nin Yaban romanında olduğu
gibi) ne de geri kalmışlıkla eşitsiz bir mücadele (M. Makal’ın Bizim
Köy’ünde olduğu gibi) üstüne kuruludur: Düşünce tümüyle benzemez, iki
dünya arasındaki ilişki yokluğunun neredeyse metafizik saçmalığı çevresinde
eklemlenir. Diyaloğu olanaksız kılan somut nedenleri Edgü belirtse de,
yaşam, ölüm, bu saçma duruma çözüm bulma olanaksızlığı karşısında varoluşsal
bir kaygı duyar. Diğerlerinden kopuk olduğundan, kendi imgesinden, kendisinden
de uzaklaştığını hisseder.
“Belleğimde kalmış hiçbir insan yüzü.
Dehşetim devam ediyordu: Çünkü kendi yüzümü de ansımıyordum.
Yüzümü, (hiç değilse kendi yüzümü ey şaşkın okuyucu!) görebilmek için
odanın içinde bir ayna aradım.
Bulamadım.
Dışarı çıktım.
Hancıdan bir ayna istedim.
Ayna mı? dedi şaşkın şaşkın yüzüme bakarak. Ne yapacaksınız aynayı?
Hiç.
Odama döndüm. Yüzümü elimle yokladım. Bir kör gibi. Parmaklarıyla gören
bir kör gibi. Sakallarımı sıvazladım.
Çenemi buldum: sakalımın altında kemikli sert bir çene izlenimini verdi
bana.”11
Karaosmanoğlu da, Makal da, kendilerine göre zaman ve uzam kavramından
rahatsızlık duyarlar: Edgü ise kendini fiziksel varlığından bile yoksun
hisseder. Edgü’nün özgünlüğü köylü yazarların özelliği olan imge ve
yazı dizgelerinden kopmasından kaynaklanır; şiirsel anıştırmalarla dünyaya
farklı bir bakış ortaya koymaya çabalayan acı dolu bir iç söyleşi aracılığıyla
yaşantıyı derinleştirmek ister.
Türkiye’de romanın aldığı sayısız doğrultunun yanı sıra (gerçekçi, tarihsel
romanlar), yine köy kökenli bir yazar olan Latife Tekin altı ayda dört
baskı yaparak okurların ve eleştirmenlerin ilgisini çeken Sevgili Arsız
Ölüm (1983) ve Berci Kristin Çöp Masalları (1984) gibi alışılmadık adlar
taşıyan iki romanla köy izleğine yeni bir soluk getirdi.
Kente yerleşen (ama ne kent!) umutsuz kişiler bir gecede oluşturdukları
gecekondulardan kentin çöp dağları arasında büyük mahalleler kurarlar.
Kente yeni yerleşen bu kişiler kendi imgesel dünyalarını, kendi şiirlerini,
kendi sözcüklerini de getirir. Kişileri gibi, yazar da dayanılabilir
kılmak için gerçekliği dönüştürür. Köyde olduğu kadar gecekondularda
da, imgelemin ve gerçekliğin taşkınlığı bir biçem yaratır; anlatı “yazma
kurallarını” hiçe sayan saplantılı bir iç söyleşi biçiminde gelişir.
Sonuç çok çarpıcıdır. Yazar ve eleştirmen Murat Belge şöyle der: “Yirmi
yıllık bu toplumsal olgu sonunda özgün ekinsel meyvesini verdi”.
Eleştirmen Fethi Naci şöyle yazar: “Düş ve gerçeklik iç içe. Yoğun
bir mizah duygusu. Nefes kesecek bir hızda bir anlatı”.
Romancı ve denemeci Attilâ İlhan da coşkuludur: “Cinleri, perileri,
yanılsamaları ve sorunlarıyla iç içe yaşayan köylüleri betimleyerek
yeni bir soluk getirdin.”
Latife Tekin, imgelemin taşkınlığına, bilinçaltının saplantılarına giden
yolu açan Leylâ Erbil, Sevim Burak, Nazlı Eray gibi çok yetenekli kadın
yazarlar arasında yerini alır.
Özellikle ikinci yapıtında Latife Tekin büyük kenti çevreleyen çöp alanlarında
ayakta durmaya çalışan erkek ve kadınları yansıtan neredeyse tek bir
kişi yaratır. Bu insanları çabası Sysiphos’un yaptığı işe benzer; sürekli
yıkılan ve yeniden yapılan gecekondular, bir gecede yapılanı ezmeye
çalışan kamyonlar ve buldozerlerle savaşım.
Bu inanılmaz savaşımın, bu maceranın, bu saga’nın iniş çıkışları roman
ve şiirin sınırlarında bir pikaro romanı, yeni bir tür destan niteliği
taşır.
“Yıkım üst üste tam otuz yedi gün sürdü. Her yıkımdan sonra kurulan
kondular biraz daha küçüldü. Gitgide eve benzemez oldu. İnsanlar insanlıktan
çıktı. Toza, çamura, çöpe bulandı. Üstler başlar yırtık delik içinde
kaldı. Üç bebek yıkımdan, soğuktan usanıp kaçtı. Yıkımcıların gözlerinin
önünde kuş olup göğe çıktı. Bir yıkımcıyı keserle yaralayan yaşlı bir
kadın iki candarmanın yanına katılıp tepeden gitti. Kalanların teneke
toplamaktan, çöp ayıklamaktan soluğu kesildi.
Yıkımın son günlerine doğru tepede dikili tek ağaç kalmadı. Çöp didik
didik atıldı. Paslı teneke kutular, ampul başlıkları, her gün atılan
tabaklar, çöpten ayıklanan kartonlar, naylonlar, şişeler ne bulunduysa
kodu yapımında kullanıldı”.12
Köylü yazarlar her taraftan kuşatılmış kentle savaşıma girerler: Yaşar
Kemal coşkulu ve taşkın bir roman olan Deniz Küstü’de (1977) İstanbul’un
çevresinde hayatta kalmaya çalışan köklerinden kopmuş insanların maceralarını
ve dramlarını anlatır.
Sonuç olarak, köy kökenli ya da Anadolu izleğini ele alan romanın geleceği
parlak.
NOTLAR
1 Memduh Şevket Esendal, Sahan Külbastısı. Bütün Eserleri 5, İstanbul,
Bilgi Yayınevi, 1983, ss. 48-49.
2 Yakup Kadri, Yaban, İstanbul, 1933, ss. 29-31.
3 Sabahattin Ali, Kağnı / Ses. Bütün Eserleri 2, İstanbul, Bilgi Yayınevi,
ss. 10-12.
4 a.g.y., ss. 13-14.
5 Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf. Bütün Eserleri 1, İstanbul, Bilgi
Yayınevi, 1972, s. 298.
6 Kemal Tahir’e yazdığı 30 Mayıs 1941 tarihli mektup.
7 Nâzım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları, İstanbul, Adam Yayınları,
1987, s. 178.
8 20 Mart 1942 tarihli mektup.
9 Yaşar Kemal, Ortadirek, Adam Yayınları, 2. basım, 1997, s. 106.
10 a.g.y., s. 338.
11 Ferit Edgü, O. Hakkâri’de Bir Mevsim, İstanbul, Ada Yayınları, 6.
basım, 1990, ss. 49-50.
12 Latife Tekin, Berci Kristin Çöp Masalları, İstanbul, Adam Yayınları,
1984, s. 16.
Yaşar Kemal’i Okumak, Adam Yayınları, 1998, s. 32-52