Yaşar
Kemal’in Yörük Kilimindeki Nakışlar
Pertev Naili Boratav
Yaşar Kemal’in roman ve hikâyelerinin büyük bir çoğunluğu, romanlarının
sanırım bir tanesi Deniz Küstü dışında hepsi, Anadolu’nun göçebe, yarı
göçebe ya da yerleşmiş köylü insanlarının yaşamlarını anlatır. Olaylar
Çukurova’da, Toroslar’da geçer; Güneydoğu Anadolu sahnesinin değiştiği
pek seyrek: Ağrı Dağı Efsanesi’nde Doğu, Çakırcalı’da Batı Anadolu.
Roman diyorum, ama Yaşar Kemal’in yazdıkları, beylik anlamı ile Roman’ın
çerçevesi içine sığmayan şeyler; kimi kitaplarının başlıkları bile bunu
haber veriyor: Ağrı Dağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi, Üç Anadolu Efsanesi,
Köroğlu, Çakırcalı, Anadolu’nun efsane ve destan kahramanları olmuş
kişileri; İnce Memed’in adını Yaşar Kemal, sanırım, İkinci Dünya Savaşı
yıllarında Ruhi Su’nun söyleyip yaydığı, sevdirdiği,
“İnce Mehmed ne yaptıydım ben sana?” diye başlayan ve
“Yüce dağ başında bir ulu kartal
Açmış kanadını dünyayı örter
Bazı yiğit vardır ölümden korkar
Ben korkmam ölümden, er geç yolumdur”
dizeleriyle tamamlanan ünlü “Dinar” türküsünden esinlenmiştir; konusunu
işlerken de hikâyeye o türküde anlatılmayan, Çukurova ve Toroslar’ın
bir “eşkıya destanı”nın enginliğini vermiştir.
Yaşar Kemal (o zamanki adıyla Kemal Sadık Göğceli) ile tanışmamız,
yanılmıyorsam, 1940 yıllarına çıkar. Adana’ya bir konferans vermeye
gittiğimde ona rastlamıştım. O sıralarda okulu bırakmış, Çukurova’nın
çeşitli yerlerinde ufak tefek işlerle (köy kâtipliği, arzuhalcilik...
gibi) geçimini sağlıyor, bir yandan da Anadolu köylüsünün türlü sorunları
ile haşır neşir olmuş duygularını, şiir diline dökmeyi deniyordu. Göğceli,
köyden gelme delikanlı, hamuru köy geleneklerinin mayası ile yoğrulmuş...
O yıllar Halkevleri, gençleri Anadolu gerçeğini öğrenmeye heveslendiriyor...
Kemal Göğceli de, bu hevesin içinde, Çukurova ağıtlarını derliyor ve
1943’te Adana Halkevi’nin yayınları arasında bastırıyor... Daha sonra,
1945 sonunda –ya da 1948 başında– Ankara’ya uğradı. O sırada Halk Hikayeleri
ve Halk Hikayeciliği adlı kitabım basılmakta. Bu konuda onunla uzun
konuşuyoruz; onun Çukurova Hikayecilerinden sekiz tane türkülü büyük
hikâye metni derlediğini, on iki tanesini de derlemeye hazırlandığını
öğrenip seviniyorum1.
Göğceli bu tarihten kısa bir süre sonra İstanbul’a geçti. Orada ilkin
Elektrik –ya da Havagazı– Şirketi’nde bir işe girdi; sonra gazeteciliğe
atladı; röportajlarını ve ilk hikâyelerini yayınlamaya başladı ve böylece
Kemal Sadık Göğceli, Yaşar Kemal oldu.
Şair ve halkbilimi araştırmaları heveslisi Göğceli, gazeteci, hikâyeci,
romancı Yaşar Kemal olduktan sonra da Anadolu köylü ve göçebe halkının
yaşam düzeni ve sanat gelenekleri üzerine bilgilerini geliştirmekten
geri kalmıyor. Bu konularda ilk birikimleri ta çocukluğuna ve ilk gençliğine
çıkan yazar, bir yandan gazeteciliğin verdiği fırsatlarla Anadolu’yu
bir baştan bir başa dolaşarak yeni gözlemler ediniyor, öte yandan başkalarının
araştırma ve yayınlarından yararlanarak bilgi dağarcığını durmadan zenginleştiriyor.
“Yaşar Kemal’in Yörük kilimi” demekle onun romanları ile Yörük kilimleri
arasında bir benzetme kuruyorum. Bu arada şuna da parmak basayım: Yaşar
Kemal “Yörük” deyimini çok geniş anlamı ile kullanır: Onun “Yörük”ü
göçebe, yarıgöçebe –ya da yerleşik köylü düzenine geçmiş eski göçebe–
Türkmen, Kürt, Sünni, Alevi ve de dar anlamı ile “kara-çadırlı Yörük”ün
katışımı bir Anadolu insanı tipidir; etnik (soyluk) ve dinlik-törelik
özelliğini belirlendirmek, tanımlamak güçtür bu insanın. Yaşar Kemal’in
yayınlarından kaynaklanmaya kalkışacak olan etnologları, onun romanlarının
verdiği bilgiler er geç şaşırtacaktır.
Yörük kilimine dönelim: Yörük kadınları, kızları kilimlerinde analarından
ninelerinden görüp öğrendikleri nakışları tekrarlar dururlar sanırız.
Gerçekte, çevresinden ve kendi içgüdüsünden, dileklerinden, özlemlerinden
esinlenmelerle eskilerine kattığı, ya da eskilerinin yerine koyduğu
yeni nakışlarla, yepyeni renk ve nakış bileşimleriyle yeniden yaratması
vardır her dokuyucunun. Bunu her göz kolay seçemez. Bir yerin kilimini
başka bir yerinkinden ayırt ettiren motifler olduğu gibi bir dokuyucununkini
–anlayan göze– ötekininkinden ayırt ettirenler de vardır kilimlerde.
Bu katkılardan kimisi yeni yaratmayı yozlaştırır; kimisi ise güzelleştirir,
yüceltir. Ve bu böyle sürer gider. Hikayeler, masallar, türküler de
böyle oluşur...
Yaşar Kemal, Anadolu âşık-hikâyecilerinin geleneğine göbek bağıyla
bağlı kalmış yazar. Onu ta çocukluğundan başlayarak Anadolu sözlü geleneğinin
destansı türleri büyülemiş. Bu yolda çıraklık dönemini Çukurova’nın
Türk âşıklarını ve Kürt “dengbej”lerini dinlemekle geçirmiş Kemal Sadık
Göğceli, Yaşar Kemal olma kararına varınca da, Batı romancıları arasında
Faulkner, Şolohov gibi, romana destanlık boyutlar verenlerden seçiyor
ustalarını2. Kalfalık sınavını Anadolu aşıklarının anlatı geleneğini
sürdüren yapıtlarla veriyor. Ama onun anlatmaları sıradan aşkların bir
tekrarı değildir: O, âşıkların dağarcıklarını yeni konularla zenginleştirecek,
eski konularda, olduğu gibi bıraktığı eski nakışlara (“motif”lere) kendi
yaratması yeni nakışlar, yeni renk ve biçim bileşimleri katacaktır.
Yaşar Kemal’in gelenekten aldığı ile ona kattığı nelerdir? Aşağıda
bunlardan birkaç örnek üzerinde duracağız. Ancak burada bir noktaya
daha parmak basmak istiyorum. Yaşar Kemal’in “gelenekten aldığı şeyler”
sözünün anlamı açık ama, onun “geleneğe katkısı olabilir mi?” sorusu
akla gelir.
Âşıkların hikâye geleneği üzerinde durmuş olanlar bilirler ki halk
sanatçıları ile aydın sanatçıların yaratmalarında bu iki yönde alışveriş
olağandır. Rahmetli Âşık Müdami’nin anlattığı hikâyelerden birinin bir
epizodu Tabari Tarihi’nin Türkçe çevirisinden alınmadır. Yine o âşık
1940-1941’lerde benim kendisine verip okuttuğum ve Ülkü dergisinde yayımlanmış
eski bir “Ali-Şir ile Sultan Baykara” menkabesi metnini, kendi hikâyeci
geleneğinin kurallarına uygun bir halk hikâyesi biçimine sokmuştu3.
Konuyu sevdikten, beğendikten ve geleneğe aykırı düşmeyeceğini aklı
kestikten sonra Âşıkhikâyeci, kaynağı ne olursa olsun onu alıp kendine
mal etmekte hiçbir sakınca duymaz. Yaşar Kemal’in, Paris’ten son bir
geçişinde bana anlattığına göre, Çukurova’da bir hikâyeci, İnce Memed’i
kendi geleneğine uygun biçimde anlattığını söylemiş ona. Bu haber, hikâyecinin
romancımıza “hulûs çakmak” için uydurduğu sevimli bir yalan da olabilir,
gerçek de olabileceği gibi. Çukurova’da bu yönden bir araştırma yapmaya
değer herhalde... Gerçek olan bir şey varsa Yaşar Kemal’in romanlarında
anlattıklarını âşık-hikâyecilerin hiç de yadırgamayacaklarıdır. Çünkü
Yaşar Kemal anlatıları ile âşık-hikâyecilerden farklı saymıyor kendini.
Cengiz Tuncer’le “Köroğlu” üzerine yaptığı bir konuşmasında şu sözler
bunu çok güzel kanıtlar: “Bu iş için büyülü bir dil gerek; yazarın dili
hikâyenin gücünü, Köroğlu’nun gücünü aşmalı (...) Bunu başarmaya çalıştım.
Başardım demek benim için değil zaten. (...) Üç sene, beş sene demek
yanlış olur. Çocukluğumda Köroğlu hikâyesini dinlerdim de, bir de ben
anlatsam, derdim; bir de ben anlatsam da cihan-âlem dinlese, derdim.
(...) Bir yazarın bütün hayatını alır bu iş...”4
Aşık-hikâyecilerle onun ortak bir özelliği de, geleneğin hikâyecileri
gibi anlattığı şeylere “inanma”sıdır. Azra Erhat’la konuşmasında5 ünlü
Kürt “dengbej”i Abdalı Zyneki üzerine bir efsaneyi anlatıyor: Bu iki
gözü kör destancı yolda bir yaralı turna bulmuş. Yüce bir dağın başına
çıkmış ve günlerce gecelerce Allaha yalvarmış, “turnayı sağalt benim
de gözlerimi aç” diye. Birden bir ışık patlamış. Gözünün önünde ve patlayan
ışıkta turnayı görmüş. Turnaya elini uzatmış, turna uçmuş gitmiş...
Azra Erhat’ın: “Abdalı Zeyneki’nin gözü açılmış mı?” sorusuna Yaşar
Kemal: “Açılmış tabii ve gerçekten de açılmış. Altmış yaşından sonra
açıldığı söyleniyor ve gören var” diyor. Yaşar Kemal bu mucizeye gerçekten
inanmış mı? Bu, yersiz bir soru bence. Belki aklı ile inanmıyor, ama
hikâyeci, destancı olarak inanmak istiyor içinden. Öyle olmasa halk
destancılarının anlatmalarındaki tadı ve gücü veremezdi hikâyelerine.
Yaşar Kemal’in halk gelenekleriyle alışverişi üzerine daha somut örneklerle
incelememizi sürdürelim.
Göçebelerin yerleşik köylü düzenine geçişlerindeki sarsıntılar, perişanlıklar,
yerleştikten sonra da uğradıkları düş kırıklıkları, eski yaşamlarının
özlemi Yaşar Kemal’in birçok romanlarında bir “leit-motiv” olarak belirir.
Çukurova “İskân Türkmenleri”nin eski günlerini anan şu “Gündeşlioğlu
türküsü” de aynı acıları dile getiriyordu:
Hani benim ak ekmeğim yiyenler
Kılıcım kuşanıp ata binenler?
“Gündeşlioğlu geç üst yana diyenler”
Şimdi benim yerim eşik olmuştur.
Evvel ben de yaylalara giderdim.
Koyunumu kırkıp keçe ederdim.
Üç beş güzel ile halay sekerdim.
Şimdi Gündeşlioğlu uşak olmuştur.
Bölük bölük davarlarım katardım.
Yârenime, yoldaşıma satardım.
Üstü karakuşlu çadır tutardım.
Şimdi gölgeliğim kaşak6 olmuştur.
Sürümün indiği çaylar kururdu.
Dostum güler, düşmanlarım erirdi
Üç beş katar mayalarım yürürdü.
Şimdi baş gölüğüm7 eşek olmuştur.
Binboğalar Efsanesi’nde göçebe düzeninin sona erişi bir simge ile anlatılmış;
konacak yayla bulamayan Yörükler çaresizlik içinde çırpınırken, obadan
bir çocuğun da uçup gitmiş doğanını ele geçirmek için dağ bayır kovalaması.
Şu sıra Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Kimsecik”in bir yerinde de
Yaşar Kemal aynı simgeyi kullanıyor. Sahne, eski yurdunu terk edip,
Çukurova’ya göç eden Kürt Beyi ile Çukurovalı Yörük Koca Tanış arasında
bir konuşmadır:
Yedi direkli ulu Yörük çadırının içi Cennet bahçesi gibiydi. Sedef
kakmalı direkler, baştan sona işlemeli bir duvar gibi bir buçuk arşın
boyunda çadırı çevirmiş, eğme8 tabandaki nakışlı keçeler, kilimler,
atlas döşekler, yastıklar, çuvallar birdenbire insanı bambaşka güvenlikli,
dinginlik dolu bir dünyanın içine itiveriyorlardı (...) Dışarıda her
çadırın önünde bir çatalın üstüne tünemiş bir acılı kuş vardı: Kimi
doğan, kimi karakuş, kimi de şahindi. Koca Tanış: “Bunları hep uçuracağız
yakında; uçacak gidecekler kendi dağlarına. (...) Onlar uçuncada bize
de son, biz de köylü olacağız. Sizin kuşlar ne oldu?” İsmail Ağa: “Biz
onları çoktan uçurmuştuk, Bey,” dedi. “Belki elli yıl oldu”. Tanış:
“Bu kuşlar da uçup gidecekler.”9
Yaşar Kemal, hikâyelerinin bir bölüğünde, Yörük düzeninden köylü düzenine
geçmeye zorlanmanın ve bu zorlanmaya direnmenin dramına paralel olarak
Devlet denetiminin dışına itilmenin dramını işlemiştir. Köroğlu, Çakırcalı,
İnce Memed bu dramın kişileri. (Kimi zaman, bu iki türden kişilerin
aynı bir anlatı çerçevesinde iç içe yürüyen olaylar dizisinde yer aldıkları
da oluyor.) Bunlar, XVI’ncı yüzyılın Celalilerinden tutun da geçen yüzyılın
ve daha sonralarının İzmir, Aydın efelerine, asker kaçaklarına, ayınkacılara
kadar, çeşit çeşit, boy boy... Alın yazıları, dağ başında dövüşürken
öldürülmek, ya da Yörüklerinki gibi, devlet yasalarına boyun eğip “düze
inmek”, köylü kaderine razı olmaktır. Yaşar Kemal bu gerçeği Köroğlu’nun
babası Koca Yusuf’a şöyle söyletir: “Kır-At yanında oldukça hiçbir şeyden
korkma. Ama bir gün baktım Kır-At yok, sen de dağları bırak, var bir
köye yerleş, çiftçi ol.” Bu sözler, halk destanında Köroğlu’nun sonunu
anlatan bölüme bir anıştırmadır. Bir bölük halk anlatmalarına göre “Ab-ı
Hayat”tan içtikleri için Köroğlu da Kır-At da ölmemişlerdir. Kır-At
o gün bugün her yıl bir başka fakir sakanın hizmetine girermiş. Üç dört
ay kalır, ondan sonra sır olurmuş; ertesi yıl bir başka sakanın eline
düşermiş... Köroğlu da birçok anlatmalara göre, Kır-At’ın gitmesiyle
“son”un geldiğini anlayınca:
Tüfek icad oldu, mertlik bozuldu
Eğri Kılıç kında paslanmalıdır
diyecek ve çekip gidecektir... Sonra anlaşılır ki o “Kırklar”a karışmıştır.10
Halk geleneğinde Köroğlu’nun çiftçi olduğu yolunda bir anlatma yok.
Yaşar Kemal bir gün Köroğlu destanının devamını yazmaya girişirse sonunu
nasıl getirecek hikâyesinin bilemem: Kahramanı, romanın başında babasının
söylediği sözlere uyarak köylü olmaya mı razı olacak? Yoksa, geleneğe
uyarak “Kırklar”a mı karışacak? Ama, dağlardan düzlere inip destanlık
maceralardan vazgeçmek, çiftçi yaşamını seçmek, toprakla haşır neşir
olan milyonların içinde eriyip sıradan bir kişi olmak da bir türlü “Kırklara
karışmak” değil mi?
“Köroğlu”da Yaşar Kemal, aşağı yukarı, Alexandre Chodzko’nun İngilizce
çevirisini 1842’de Londra’da yayımladığı Azerbaycan anlatmasının11 olaylar
sırasını izlemiş: 1) Bolu Beyinin seyis başı Koca Yusuf’un ve Kır-At’ın
soyları nereden gelir? 2) Koca Yusuf neden Bolu Beyinin zulmüne uğrar
da gözleri kör edilir? 3) Ruşet Ali (Köroğlu)nin yiğitliği itten öğrenmesi;
4) Kır-At’ın bakımı ve denenmeleri; 5) Reyhan Arap’la Koca Yusuf’un
ve Köroğlu’nun karşılaşmaları; 6) Düşünde görünen bir “Pir”in Koca Yusuf’a,
gözlerini sağaltacak ve gençliğini geri verecek “Üç-Köpük”ün yerini
haber vermesi, Köroğlu’nun köpükleri içmesi ve Koca Yusuf’un ölümü;
7) Köroğlu’nun Bolu Beyinin kızı Telli-Nigar’ı kaçırması; 8) Köroğlu’nun
Çamlıbel’e yerleşmesi ve oranın eski sahibi Köse Kenan’ın “çıraklık”
dönemi; Bezgar-Başı ile karşılaşması.
Bu epizotlarda birincisini Yaşar Kemal, halk anlatmalarına bakarak
genişletmiş. Geleneklik anlatmalarda hikâye hep Koca Yusuf ile başlar,
daha gerilere götürülemez; Yaşar Kemal, Ruşen Ali (Köroğlu)nin dedesinden
başlamış; o, atları ile cihana ün salmış bir ülkede oğlu Yusuf ile yaşayan
bir kişidir. Bu ülke, bir kuraklık ve kıtlık sonunda boşalır. İhtiyar
yılkıcı da son atını azat edip deryaya salar ve ölür. Yusuf, Bolu Beyinin
yurduna göç eder ve orada babasının mesleğini sürdürür, Beyin baş seyisi
olur. Yaşar Kemal anlatmasında Kır-At’ın soyu da gerilere götürülmüştür:
Vaktiyle, Köroğlu’nun dedesinin memleketinde denizin dalgalarına gömülüp
giden at, bir gün, Bolu Beylerinin yurduna yakın bir denizden yeryüzüne
tekrar çıkacak; Beyin yılkısındaki kısraklara aşıp döl bırakacaktır;
Kır-At bu döllerden biridir. “Derya”dan (denizden, nehirden, gölden)
çıkıp kısraklara döl bırakan atlar (“Deniz Aygırları”) efsanesi, Köroğlu
destanı dışında da yaygındır; bir çeşitlenmesinde, Deniz Aygırının bir
süre sonra tekrar sulardan çıktığında, kendi soyundan tayları da alıp
sulara karıştığı anlatılır.12
Azerbaycan anlatmasında bulunmayan “Köroğlu’nun yiğitliği itten öğrenmesi”
motifine Köroğlu halk rivayetlerinin başka çeşitlenmelerinde olduğu
gibi bunlar dışında anlatılarda da rastlıyoruz13.
Azerbaycan anlatmasındaki olaylar sırası Yaşar Kemal’inkinde değişik:
Reyhan Arap epizodu, “Üç-Köpükler”den sonra geliyor; Bezganla Köroğlu’nun
boy ölçüşmesinden sonra bir kez daha Reyhan Arap’la Köroğlu’nun karşılaşması
anlatılıyor. Yaşar Kemal âşık-hikâyecilerin ayrı kollar (epizotlar)
biçiminde anlattıkları birkaç macera dizisini bir tek kolda toplamış,
onlara kendine göre bir düzen vermiş. Anlatıda hikâyeciden hikâyeciye
değişen yöntem ve bileşim özellikleri olağandır; halk hikâyelerinin
eşitlenmeleri anlatıcının bu türlü biçimleme özgürlükleri sonucu oluşur.14
Yaşar Kemal’in kendine özgü biçimlemeleri de yadırganmıyor.
Halk anlatmalarında Köroğlu Çamlıbel’e yerleştiği zaman orada kimse
yoktur; Yaşar Kemal orayı, Köse Kenan’ın yurdu diye nitelemiş ve Köroğlu’nun
Köse Kenan yanında bir türlü “stage” dönemi yaşatmış: dağ başından inip
yoldan geçen yolcuları, kervanları vurmayı Köroğlu onun denetimi altında
öğrenecektir. Bu “çıraklık” dönemini başka anlatmalarda Köroğlu babasının
yanında geçirir.
Köse Kenan’ı Yaşar Kemal, geleneğe uygun olarak ters, öfkeli, toksözlü,
eşkıyalıkta pişmiş bir kişinin çizgileriyle canlandırıyor ve Köse’nin
bir özelliği üzerinde duruyor:
“Çenesinin çukurunda bir tek tüy vardı. (...) Hoş zamanında bu tüy çenesinin
çukurunda kıvrılır yatar, hırslanınca da kalkar, dikilir, yere saplanırdı.
(...) Köse o vakit bir adım atamazdı. Dünya yüzüne Köse gibi öfkeli
bir adam daha gelmemişti. Eğer o tüy yere saplanmasa idi öfkesini yenemeyen
Köse çok hanlar, hanumanlar dağıtır, çok ocaklar söndürürdü... (...)
Bereket ki bu kıl onun önüne geçiyor, yere saplanıyor, onu olduğu yerden
kıpırdatmıyordu. (...) Bu kılla uğraşayım derken, kılı saplandığı yerden
çıkarayım derken bu arada da öfkesi geçiyordu.”15
Ben Köse Kenan’ın bu “kılıç gibi yere saplanan tüyü” motifine gördüğüm
halk anlatmalarında rastladığımı hatırlamıyorum. Onun bu özelliğini
Yaşar Kemal bir yerde dinlediği bir Köroğlu hikâyesinden mi (örneğin,
benim bilmediğim ve Cengiz Tuncer’le konuşmasında sözünü ettiği Yusufeli
anlatmasından mı) almıştır, kestiremiyorum. Belki de bu orijinal motif
onun kendi buluşudur; öyle ise, o kadar yerinde bir buluş ki halk hikâyesi
geleneğine ondan bir katkı olarak yerleşmesi beklenebilir.
Yaşar Kemal’in Köroğlu hikâyesini işleme yöntemiyle ilgili olarak bir
de “Üç Köpük” motifi üzerinde duracağım. Bu motif de anlatmadan anlatmaya
değişiklikler gösterir. Köpüklerin akıp geldiği suyun yeri, Üç Köpük
yerine sadece bir pınarın, bir gölün suyu vb. ayrıntılar bir yana, motifin
iki çeşitlenmesi var; 1) Köpükleri –ya da suyu– içmesi gereken Kör Babadır;
içince gözleri sağalacak, vücudu gençleşecektir, ama, Köroğlu suyu babasına
vermez, kendi içer; 2) Köroğlu’nun babasının da “Su”yun olağanüstü niteliğinden
haberleri yoktur; Köroğlu ve Kır-At onu bir rastlantı ile içerler.16
Yaşar Kemal’in anlatması birinci çeşitlenmeye giriyor: Köroğlu babasının
tarif ettiği yerden Üç Köpüğü avuçlarının içine doldurur, ama babasının
yanına dönerken susuzluğa dayanamaz, ikinci ve üçüncüyü de içer. Bu
anlatmada Köroğlu elinde olmadan, dışarıdan olağanüstü bir gücün zorlamasıyla
babasını Üç Köpüğün getireceği şifadan yoksun bırakmıştır. Poshoflu
Âşık Müdami anlatması da birinci çeşitlenmeye girer ama o, kahramanın
bencilliğini vurgulamak isteyen daha gerçekçi bir anlatım taşıyor: ...Huruşan
Ali Şat nehrine vardı; üç gün bekledi. Üçüncü gece sabaha iki saat kalarak
ay ışığı gündüz gibi olmakla köpüklerin geçtiğini gördü. Sudan köpükleri
tutup bir kap içine aldı. Yarısını kendi içti, yarısı kalınca dedi ki:
“Babam zati iki gözden âmâ, aynı zamanda ihtiyardır; bunu ne yapacak
içip?” Yarısını da Kır-At’a içirdi o köpüklerin. Döndü geldi. Babası
sorduğunda dedi ki: “Sevgili pederim, köpükler geçmişti, tutamadım...”17
Yaşar Kemal halk hikâyecileri geleneğine uymuş, hikâyesini yer yer
Köroğlu türküleriyle süslemiştir. Onun seçtiği beş türkünün hepsi Maraş
anlatması metinlerinden alınmıştır18 Anlatı dilinde de Güneydoğu Anadolu
ağızlarının özellikleri baskın görünüyor. Bu olgu onun anlatmasıyla
Ferruh Arsunar’ın yayımladığı (Köroğlu, Ankara 1963) metin karşılaştırılınca
göze çarpıyor. Bunu, Göğceli’nin yetiştiği yerin iliyle, Maraşlı hikâyecinin
dili arasındaki yakınlıkla açıklamak gerekir.
Yaşar Kemal’in anlattığı “Karacaoğlan Hikayesi”ne gelince: Burada başka
türden bir yaratma ile karşı karşıyayız.
Karacaoğlan konusunun kaderi, halk hikâyeciliği geleneğinde Köroğlu’nunkinden
farklı. Bir hikâye bütünü olarak işlenmiş çok az metin var elimizde.
Bunlardan biri halk geleneğinden alınmış gereçlerle çağdaş bir yazarın
halk hikâyesi biçiminde düzenlediği bir metin.19 Tümüyle halk geleneğinden
derlenmiş hikâye metni olarak tek Kırım anlatması gösterilebilir.20
Ama yine de Karacaoğlan efsaneleşmiş bir kişi. Onun biyografyası üzerine
bilinenler şiirlerindeki ufak tefek, anıştırma türünden bilgilerle,
sözlü gelenekte yaşayan dağınık menkabelerinden öteye gitmiyor21.
Yaşar Kemal anlatması “Karacaoğlan’ın aşık hikâyesi” ana çizgileriyle
şöyle. (O, kahramanını “Karaca” diye adlandırmıştır.) Gurbete çıkmış
Karaca göçmekte olan bir Türkmen obasına rastlar. Obadan Deli Hüseyin’le
dost olur. Bey kızının çökmüş inatçı devesini, sazının ve sözünün büyülü
gücüyle kaldırmayı başarması Bey kızı Elif’in ona vurulmasına vesile
olur. Bey, kızının bir serseri aşıkla sevişmesinden gazaba gelir. Oba
halkının Karaca’yı korumaları sayesinde, Karaca ile Elif bir zaman gizlenerek
sevdalarını sürdürdükten sonra kaçmak ve Küçük-Alioğullarından bir Türkmen
Beyine sığınmak zorunda kalırlar. Orada Bey onları evlendirir ve korur.
Bir gün Karaca bir düğünde saz çalarken sazının teli kırılır. Bunda
bir uğursuzluk, bir felaket işareti sezen Karaca hemen çadırına döner.
Orada, Beyin yeğeni Halil’i Elif’in koynuna girmiş bulur. Gelişinden
habersiz, yatakta uyuyanların üstlerine abasını örtüp çıkar, gider,
bir daha da görünmez bir yerde. Karaca’yı, kardeşliği, vefalı dostu
Deli Hüseyin çok arar, bulamaz. Karaca bir mağaraya girmiş, yitmiştir.
Ama onun zaman zaman mağaradan çıktığı, ortalıkta görüldüğü söylentileri
de duyulur. Deli Hüseyin bir gün öğrenir ki Sivas taraflarında bir yerde
Han Mahmud adında bir aşık, sevgilisiyle suda boğulmuşlar; cesetleri
birbirine sarılmış olarak bulunmuş; Karaca türküsüyle bunları diriltmiş.
Deli Hüseyin kalkar, bu olayın geçtiği yere giderse de Karaca’sını bulamaz
ve yollarda ölür. Elif artık ölüm döşeğine düşmüştür. Bir çerçiden Karaca’sının
haberini alır. Son bir umutla, çerçiyi Karaca’ya gönderir. Karaca, Elif’i
son bir kez görmek için obaya döner ama geç kalmıştır. Sazını Elif’in
mezarı başındaki dut fidanına asar ve gider, kayıplara karışır.
Yaşar Kemal anlatmasında Karaca’nın sevgilisi Bey kızının adı Elif’tir.
Başka Anadolu rivayetlerinde Elif’in yerini Karakız, Kırım anlatmasında
da İsmikan Sultan alıyor; bu adlar Karacaoğlan’ın şiirlerinin hiçbirinde
geçmez. Yaşar Kemal, Karacaoğlan’ın türkülerinde andığı kız, gelin adlarından
Elif’i seçmiş sevgiliye, iyi de etmiş bence. Karacaoğlan iki güzel şiirinde
anar Elif’i.
İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif, Elif diye.
dizeleriyle başlayan birincisi, âşıkın sevgilisiyle geçen mutlu günlerinin
bir türküsü olmalı. İkincisi, Karacaoğlan’ın kocalık çağında söylenmiş
olacak; gezip dolandığı yerlerin (Antakya, Çukurova, Akçadeniz –yani
Amik Gölü– Maraş, Göksün, Keferdiz, Erciyes...) geçit resmi içinde bu
kez dinmeyen bir hasretin acısı ile anılıyor Elif’in adı:
Erciyes’te yağın karlar,
Seher ile göçen iller...
Zamanında Elif derler
Bir küçücük gelin gördüm.
Bu iki şiirden benim anladığım: Elif onun en büyük aşkı olmuştur. Yaşar
Kemal, hepsi Karacaoğlan’ın yayınlanmış şiirlerinden seçilme 20 parça22
ile süslemiş hikâyesini. Bu iki türküyü yerleştirecek bir yer neden
aramamış? Yazık...
Yaşar Kemal’in, Karaca ile Elif romanındaki eylem dizilerinin hemen
hepsi halk geleneğinden alınma; kimisi olduğu gibi bırakılmış, kimisi
üzerinde az çok oynanarak geliştirilmiş bunların. Karacaoğlan’ın zengin
–ya da soylu bir Bey kızına aşık olması bütün anlatmalarda ortak. Murad
Uraz’ın düzenlediği hikâyede Karakız, sevgilisi Karacaoğlan’dan uzaklaştırılır;
hasta düşer, ölür. Karacaoğlan da bir mağaraya girer, sır olur. Bu son
“kayıplara karışma” da Yaşar Kemal anlatmasıyla halk anlatmalarının
ortak motiflerinden biri. Mağara, kimi anlatmalarda, “Kırklar Mağarası”,
“Eshab-ı Kehf Mağarası” olarak çeşitlenir. Kimi anlatmalarda ise Karacaoğlan
“Geyikler”e karışmıştır. Belki de onun adındaki “Karaca” kelimesi efsanenin
bu biçime girmesini sonuçlandırmış.23 Türk halk inanışlarında geyiklerin
“Pir”i (sahibi, koruyucusu) ve kimi zaman geyik, kimi de insan biçiminde
görünen varlıklara rastlarız.
Karacaoğlan’ın, kendisi gibi zulme uğrayıp muratlarına ermeyen iki
sevdalıyı birbirine kavuşturma motifi de sözlü gelenekten gelme. Bu
“Mirze-i Mahmud” (Y. Kemal anlatmasında “Han Mahmud”) hikâyesinin başlı
başına bir epizotunu oluşturur. Dursun Kılıç’ın Kars anlatması “Mirze-i
Mahmud” hikâyesinde olay şöyle geçer: Mahmud’la Mısırlı Esad Paşa’nın
kızı Nigar birbirine aşık. Bu ilişki Paşayı gazaplandırıyor; boyunlarını
vurduracak iki sevgilinin. Ama, araya girenler, cezayı hafiflettiriyorlar:
Paşa, kızı ile sevgilisini bir sandığa koyup deryaya attırıyor. Bütün
davranışları ile Kerem’in Sofu’suna Yaşar Kemal’in Deli Hüseyin’ine
benzeyen, Mahmud’un kardeşi Kanber kardeşini yitirmenin acısı ile dağlara
düşüyor. Hızır ona Karacaoğlan’a başvurmasını öğütlüyor; Karacaoğlan
geyiklere karışmış... Kanber Geyiklere sesleniyor; içlerinden biri,
insan biçimine dönüşüp Kanber’in yanına geliyor. Bu Karacaoğlan’dır.
Birlikte deniz kenarına varıyorlar.
Karacaoğlan sazını kıyıdaki kumlara gömmüş, sâzı orada bozulmadan kalmış;
bunu hayra yoruyorlar. Nitekim Mahmud’la Nigarı Mansırlı Şahının adamları
sandıkla bulmuşlar, karaya çıkarmışlar. Karacaoğlan, bir türkü ile Tanrıya
yalvarıyor, onun sözleri ve o sırada beliren bir Dervişin de kerameti
ile iki sevdalı diriliyorlar.24 Y. Kemal anlatmasında “sandık” motifi
yok; Bey, Han Mahmud’u denizde boğdurur, Nigar da sevdiğinin ardından
kendini sulara atar ve boğulur. Y. Kemal’in hikâyesinde bir başka çeşitlenme
Derviş motifinin bir yana bırakılmış olasıdır, aşıkların dirilmeleri
sadece Karacoğlan’ın türküsüne bağlanmıştır.
Karısını yabancı biriyle yatmış gören Karacaoğlan’ın yerini yurdunu
terk edip bir daha görünmemek üzere çekip gitmesi Yaşar Kemal’in hikâyesinde
önemli yeri olan bir epizottur. Bu eylemler dizisini de başka halk anlatmalarında
buluruz. Kırım anlatmasında Karacaoğlan’ın aslı Belgrad’lı, adı İsmail’dir.
Rüyasında İsmikan Sultan’a aşık olur. Onun yaşadığı şehre varır. Orada
Murad Paşa adında kahve işleten biriyle dost olur. Zengin tüccar, Murad
Paşa’nın araya girmesiyle kızı İsmikan’ı Karacaoğlan’a vermeye razı
olur. Murad Paşa Karacaoğlan’a bir konak yaptırır. Bir gece, konaktaki
Arap, İsmikan Sultan uyurken habersiz onun koynuna girer. Onları bu
durumda gören Karacaoğlan, karısını Arab’ın suç ortağı bilerek, beddua
eder, çıkıp gider. İsmikan Sultan, bu kargışın etkisiyle yatağa düşer,
vücudunda onulmayan yaralar çıkar. Şifası, Karacaoğlan’ın hayır duasına
bağlıdır. İsmikan’ın eski nişanlısı Karacaoğlan’ı arayıp bulur. Ona
karısının günahsızlığı anlatılır, Karacaoğlan’ın Tanrıya yalvarmasıyla
İsmikan iyileşir; ve iki aşık yeniden birbirine kavuşmuş olurlar.25
Yaşar Kemal anlatmasında Karaca’nın yerini yurdunu bırakıp gitmesine
sebep, karısı Elif’in koynunda bir gece Küçük Alioğlu’nun yeğeni Halil’i
bulmasıdır. Bu Karaca’yı yıkar, ama bunda Elif’in hiç suçu yoktur. O,
şımarık, azgın Bey yeğeninin şantajına boyun eğmek zorunda kalmıştır;
şöyle ki: Elif’i baştan çıkarmak için etmediğini koymamış; sonunda arzusuna
erişemeyince kadına: “Bir şartla senden soğurum. Bir gece varır, senin
yanında, sana dokunmadan yatarım. Sana elimi bile sürmem” diyor. Elif
de, başka çaresi kalmayınca buna razı oluyor.
Kırım anlatmasında, hayin Arab’ın koynuna girdiğinden İsmikan Sultan’ın
hiç haberi olmamıştır. Benim Çukurova’da –Ceyhan ilçesine bağlı İmren
köyünde derlediğim anlatma daha gerçekçi bir biçim almış, Karacaoğlan’ın
yeğeni Gök Yusuf dayısının karısına aşık. Karacaoğlan, bir düğünde saz
çalmak üzere obadan ayrıldığı bir gece Gök Yusuf kadını kandırıyor;
birlikte yatıyorlar. Düğünde birden sebepsiz, sazının teli kırılan Karacaoğlan
bunda bir uğursuzluk bir felaket seziyor; evine dönüyor, karısı ile
Yusuf’u boyun boyuna yatar görünce üstlerine kürkünü atıp düğün yerine
dönüyor. Ertesi günü, karısına iki türkü ile içini döktükten sonra bırakıp
gidiyor. Bu olaydan sonra o, kendisiyle “dokuza kadar hangi kız atışabilirse
(yani, türküsüne dokuz bent bir türkü ile cevap verebilirse) ancak onunla
evlenmeye ahd etmiş; böyle bir kıza rastlayamadığı için de bir daha
hiç evlenmemiş.26
Bu son anlatmada Yaşar Kemal’inki ile ortak bazı öğeler seziliyor:
Kadının oynaşı Karacaoğlan’ın yeğenidir; Y. Kemal anlatmasında Beyin
yeğeni. İki anlatmada da, başına gelecek felaketi Karacaoğlan’a sazın
telinin kırılması haber verir. Yaşar Kemal bu epizotu dinlediği bir
rivayetten olduğu gibi mi almıştır, yoksa üzerinde oynamış mıdır kestiremiyorum.
Yaşar Kemal’in anlatmasında aşk hikâyesi, sevgilisinin mezarı başına
gelen Karaca’nın sazını asıp gitmesiyle sona erer. Bu motif de halk
geleneğinde değişik biçimler almış olarak yaşıyor. Akşehirli Ahmed Hamdi
Efendi adında birinin bıraktığı 1292 H. (1875) tarihli bir defterde,
Karacaoğlan’ın Maraş yöresinde Çezel yaylasında 96 yaşında öldüğü, tenha
bir pınar başına gömülmüş ve sazının da çürüyünceye kadar mezarının
başı ucundaki ağaçta asılı kalmış olduğu rivayeti aktarılmıştır.27 Mut
ilçesine bağlı Çukurbağ köyü yakınında bir tepede Karacaoğlan’ın, karşı
tepede de sevgilisi Karacakız’ın mezarları diye inanılan yerlerin gösterildiğini
ben 1967’de bu köye gittiğim zaman öğrenmiştim. Cahit Öztelli de o yöre
halkının ziyaret ve adak yerleri olarak kutsalladıkları bu iki tepe
üzerine tamamlayıcı bilgiler vermiştir. Tepede bir mağara varmış; Karacaoğlan,
sağ iken bu mağarada otururmuş; ölürken orada bir cönkünü bırakmış.28
Bu son anlatmada sazın yerini cönk alıyor. Yukarıda özetlediğim Mirze-i
Mahmud hikâyesinde, Karacaoğlan’ın sazını deniz kıyısında kumlara gömdüğü
anlatılır; “saz orada bozulmadan kalmış” denir. Yaşar Kemal, çeşitli
biçimlere bürünmüş bu simgeyi örten perdeyi, örslemekten korkar gibi
usulca aralayarak hikâyesini bağlıyor: “Karaca, mezarın başındaki o
dut fidanına sazını astı. Başında bekleyen adama: ‘Bu saz burada kıyamete
kadar kalacak’ dedi, oradan ayrıldı. Adam, Karacaoğlan’ın ne demek istediğini
anlamıştı.”
Yaşar Kemal’in, yalnız Köroğlu ve Karacaoğlan hikâyelerinde değil,
bütün yazdıklarında halk geleneğinin türlü konularına, sözlü edebiyat
kadar halk yaşamının, halk kültürünün çeşitli yönlerine ilişkin yığınla
bilgi var: İnanışlar, töreler, törenler, atasözleri, deyimler, tekerlemeler,
alkışlar, kargışlar, vb. Onun neleri, ne ölçüde gelenekten olduğu gibi
aktardığı, bunlardan esinlenerek ve güçlenerek, kendi yazar ve sanatçı
kimliği ile bu geleneği ne ölçüde, nasıl aştığı sorunları üzerinde araştırmalar
çağdaş Türk edebiyatının bir yönünü öğrenme çabasında çok yararlı olur.
Ben bu türden bir girişime birkaç örnek vermekle yetindim. Umarım ki,
dilbilimi, edebiyat, etnoloji vb. alanlarından böyle bir girişimi yürütme
heveslileri, örneğin doktora tezlerine konu arayan gençler çıkar da,
benim bu küçük denemem bir işe yaramış olur.
NOTLAR
1 Bu hikâyelerin adları için bk. P.N. Boratav, Halk Hikayeleri ve
Halk Hikayeciliği, Ankara 1946, s. 312
2 Azra Erhat, Sevgi Yönetimi. İstanbul 1976, s. 256-257
3 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri... s. 34, 77, 329, v.d.
4 Akşam Gazetesi 28.1.1966
5 Azra Erhat, Sevgi Yönetimi, s. 261-252
6 Kaşak: çalı gibi
7 Gölük: yük hayvanı.
8 Eğme: Kara çadıra bitişik, bükülmüş, eğilmiş dallardan yapılma, hayvanlar
için, üstü çulla örtülü sığınak.
9 Yaşar Kemal, Kimsecik, Cumhuriyet gazetesi, 18.1.1980
10 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 262-263.
11 Pertev Naili (Boratav), Köroğlu Destanı, İstanbul 1931, s. 8 vd.
12 Bak: Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 8, 21, 23, 24, 58-60; Ali
Özder, Artvin Folkloru, Ank. 1970, s. 18-19; Yusuf Gül, “Doğu Anadolu
Efsaneleri” Türk Folklor Araştırmaları, sayı 339, 1977, Ali Rıza Yalgın,
Cenupta Türkmen Oymakları, V. Ankara 1935, s. 98
13 Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 77
14 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 179 vd.
15 Yaşar Kemal, Üç Anadolu Efsanesi, İstanbul 1971, s. 96 vd.
16 Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 24, 62, 84; P.N. Boratav, Halk
Hikayeleri, s. 250-251; Ferruh Arsunar, Köroğlu, Ankara 1963, s. 27-28
17 P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 250-251
18 Pertev Naili, Köroğlu Destanı, s. 159 v.d. Yaşar Kemal’in aldığı
türküler bu kitapta şu numaralardadır: 2, 3, 7, 8, 131
19 M.U. (Murad Uraz), Karacaoğlan ile Karakız, İstanbul 1939, Ayrıca
bak.: P.N. Boratav, Halk Hikâyeleri, s. 174, not 187; Murad Uraz’ın
bu ilk denemesinden sonra Karacaoğlan Hikayesi’nin aynı yöntemle düzenlenmiş
birçok baskıları yapıldı: Murad Uraz-Selami Münir Yurdatap, Karacaoğlan
ile Karakız, İstanbul 1941; Muharrem Zeki Korgunal, Karacaoğlan, İstanbul
1952; Rasih Yukay, Karacaoğlan ile Benlikız, İstanbul 1954; XXX, Karacaoğlan
ile Benlikız, İstanbul 1959, 1965, 1968; Fevzi Gürgen, Karacaoğlan ile
Yayla Güzeli, İstanbul 1967, 1971; Murad Uraz, Karacaoğlan ile Karakız,
İstanbul 1970; Muharrem Zeki Korgunal, Karacaoğlan’ın Aşk Maceraları,
İstanbul, 1959, 1966, 1968, 1970, 1972. Bunlara bir de Âşık Ali İzzet
Özkan anlatması bir Karacaoğlan hikâyesini eklemeliyiz; “Karacaoğlan’ın
Erzurum Seyahati” başlığını taşıyan bu metin Ahmed Adnan Saygun’un Karacaoğlan:
Yeni Bilgiler Bir Rivayet (Ankara 1952) adlı kitabında yayımlanmıştır.
Krş.: İlhan Başgöz, Ali İzzet Özkan Ankara 1979, s. 6, 39
20 W. Radloff, Proben der Volksliteratur der türkischen stamme VII.:
Die Mund Halk Hikayeleri, s. 184, 185
21 Cahit Öztelli, Karacaoğlan: Bütün Şiirleri, İstanbul 1970, s. XVII
v.d.
22 Bu şiirler Yaşar Kemal anlatmasındaki sıra ile Cahit Öztelli’nin
kitabında Karacaoğlan Bütün Şiirleri şu numaralardadır: 175, 45, 288,
168, 31, 143, 440, 131, 417, 241, 224, 89, 63, 320, 386, 387, 342, 238,
171. Yaşar Kemal’in kitabına koyduğu (s. 197) ve “Han Mahmud” hikâyesinin
bir anlatmasından alınmış olduğunu sandığım dörtlük bu listede yoktur.
23 Bk.: P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 168, not. 183
24 P. N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 41, 91, 93, 166, 168. Hikayenin
Âşık Dursun Kılıç anlatması benim arşivimdeki yayınlanmamış metinler
arasındadır. İlhan Başgöz’ün incelediği bir Türkmenistan anlatması “Karacaoğlan
hikâyesi”nde Karacaoğlan, Mansur Padişahın oğlu görünüyor; bak.: Ulusal
Kültür dergisi, sayı 4, 1974, s. 123, 134
25 Kırım anlatması Karacaoğlan hikâyesinde “İsmikan Sultan’ın vücudunu
yaraların kaplaması” motifinin oluşmasını, Karacaoğlan’ın “sıracalar
çıksın nazik teninde” dizesini içeren bir kargış şiirinin etkilemiş
olacağı düşünülebilir. Bak.: P.N. Boratav, Halk Hikayeleri, s. 149,
150. Bu şiirin tam metni C. Öztelli, Karacaoğlan, No. 218
26 P.N. Boratav, “Çukurova’da folklor derlemeleri”, Ankara Üniversitesi
Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi V, 1947, sayı 3, s. 272-273
27 İ. Aczi Kendi, “Karacaoğlan” Konya dergisi, s. 46, 1942, C. Öztelli,
Karacaoğlan, s. XXIII-XVI; Ahmet Hamdi Efendi’nin bu notlarındaki bilgilerin
Karacaoğlan anlatmaları ile ilişkileri üzerinde İlhan Başgöz 1949 yılında
Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde savunduğu doktora tezinde
(“Biyografik Halk Hikâyeleri”) durmuştur. Yayınlanmadan kalmış olan
bu incelemenin bir özeti: “Turkish Folk Stories About the Lives of Minstrels”
Journal of American Folklar, cilt 65, 1952,
s. 331-339; Karacaoğlan’la sevgilisi Karakız’ın muratlarına eremeden
ölmüş ve karşılıklı iki tepeye gömülmüş oldukları üzerine bir anlatma
da: İshak Refet (Işıtman), Karacaoğlan, Ankara 1932, s. 35
28 C. Öztelli, Karacaoğlan, s. XV
Bilim ve Sanat, Şubat 1982, sayı 14, s. 9-15.