Demokrasi, Roman, Dil, Eğitim, Sanat, Politika Üzerine
Haftaya Bakış, 22-28 Mart 1987
Ahmet Taner Kışlalı
— Kaç dilde, kaç kitabınız yayımlandı?
— 36 dilde, zannediyorum 183 kitap oldu. İnce Memed dünyada 3 milyondan
fazla basıldı. Yalnız Almanyadaki son baskısı 150 bin. Norveçte, Danimarkada,
Fransada okul kitaplarına aldılar. Avrupa Konseyinin girişimiyle, bütün
konsey üyesi ülkelerde ders kitaplarına alınacakmış.
— Ya Türkiye’de?
— Sizin zamanınızda okul kitaplarına girmişti, şimdi devam ediyor.
— İnce Memed’in uluslararası düzeyde, bu ölçüde ilgi görmesini neye
bağlıyorsunuz?
— Bunu ben de merak ediyorum. Örneğin Fransadaki başarıyı anlıyorum
da, İskandinavyadakini anlayamıyorum. İskandinavya, kitaplarımın en
çok satıldığı, en çok sevildiğim yer. Bizde 40 derece sıcak, onlarda
40 derece soğuk. Ayrı bir insan kültürü, ayrı bir insan tipi olması
lazım... Ama biz 2 bin yıl önceki klasikleri de anlıyor ve seviyoruz.
Shakespeare’i düşünelim. Boyuna aristokratları, kralları yazmış. Bugün
götürün Othelloyu Anadoluya, yıllarca oynar. Nasıl oluyor? İnsanoğlunun
bütün insanlarda ortak olan bir yanı var. Onu bulduğun zaman, herkese
hitap edebiliyorsun.
— Nasıl doğdu İnce Memed?
— Benim çocukluğum eşkıyalığın içinde geçti. Dayım en büyük eşkıyalardan
biriydi. 1936’lara kadar, 500 dolayında eşkıya vardı o çevrede. Bunlardan
biri de, Karamüftüoğlu ailesinden ünlü Remzi Beydi. Kurtuluş Savaşında
Kadirliyi ilk örgütleyenlerden... İlk İnce Memed hikayesinde çakırdikeni
diye bir diken var. Onu bana Remzi Bey anlattı. Remzi Beyle eşkıyalığın
felsefesini yaptık. Amcamın oğlu Rıza da eşkıya oldu, dağda vuruldu.
İlk romanımın İnce Memed olmasının nedeni bu. Başka türlü de olamazdı
zaten. Bu kadar eşkıya tanımışım, akrabalarımdan eşkıyalar çıkmış, dağlarda
500’den fazla eşkıya var. Ondan sonra da, en büyük eşkıyalardan biriyle
yıllarca konuşmuş, tartışmışım...
— Yurtdışında çok önemli ödüller kazandınız, Nobel’e aday gösterildiniz.
Fransa Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın özel konuğu oldunuz... Türk devleti
de size ilgi gösterdi mi?
— Türkiyede devletten bırakın ilgiyi, zarar görmediğim zaman neredeyse
olmadı. Bir tek sıkıntısız pasaportu sizin döneminizde aldım. Ağırıma
giden ne biliyor musunuz? Cino Del Duca ödülünün verilişi nedeniyle
Pariste düzenlenen törene bütün büyükelçiler, önemli kişiler çağrılmıştı.
12 Eylül dönemiydi. “Eğer Türk büyükelçisi de davet edilmezse ben de
bu törene katılmam,” dedim. Dayatınca çağırdılar. Ama büyükelçi gelmeyince
rezil oldum tabii. UNESCO’daki Türk büyükelçisi bile gelmedi.
— Peki bunun yorumunu nasıl yapıyorsunuz? Dünya çapında bu kadar büyük
bir ilgi topluyorsunuz. Kendi ülkenizde halktan büyük saygı görüyorsunuz.
Ama ülkeyi yönetenler çok farklı davranıyor.
— Ben Türkiyede hiçbir dönemde demokrasinin var olduğuna inanmıyorum.
Siz bakanken, İnce Memedin senaryosunu sansürden geçirmek için ne kadar
uğraştığınızı biliyorum. Sonra Genelkurmaydan sansür kuruluna bir yazı
geliyor ve tüm çabalarınız boşa gidiyor. Bu mu demokrasi?
— Bu yalnızca bir demokrasi sorunu mu? Yoksa devleti yönetenlerin, devlete
egemen olanların zihniyetleri sorunu mu?
— Türkiyede politik bir düzey var. Bu düzey kimseyi dinlemez. Onun için
ne yazarlık, ne sanatçılık, ne de kültür kutsallığı vardır. Azgelişmiş
ülkenin politikacısı da ona göredir, aydını da.
— Gene de, devleti yönetenlerin size bir Mitterrand veya bir Gorbaçov
kadar ilgi göstermeleri gerekmez mi?
— Bizim devlet adamlarıyla herhangi bir ilişki kurmak istemiyorum doğrusu.
Benim elim varmaz Türk Dil Kurumunu kapatan insanlarla dostluk kurmaya,
yahut selam vermeye...
— Sinemalar kapanıyor, tiyatrolar zorlanıyor, okuyan az, müzikte bir
yozlaşma başladı. Bu olumsuz değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Siz
kültür bakanı olsaydınız ne yapardınız?
— Ben bu durumda, akıllıca bir adam olduğum için kültür bakanı olmam.
Ama bu durumun bize özgü olmadığı da bir gerçek. Koskoca Amerikaya bakın.
Artık bir Faulkner, bir Hemingway, bir Caldwell yok. Fransada bir Sartre,
bir Camus çıkmıyor, Sovyet romanı Cengiz Aytmatovların, Rasputinlerin
sırtında gidiyor biraz. Bizde ise, Mustafa Kemal atılımının getirdiği
hız kesildi. Bütün ülkeler açısından bir geçiş herhalde bu...
— Kemalist atılımın hızı niçin kesildi?
— Biz Hindistan gibi silahlı işgale uğramadık, ama kültür işgaline uğradık.
1880’lerden sonra Anadoluda müthiş bir Amerikan koleji salgını olmuştu.
200 yıldır Batıyı taklit ediyoruz. Maymundan insan çıkmaz. Bir milyon
taklitçiden bir büyük şair çıkarsa, taklitçi olmayanlardan çok çıkar.
Mustafa Kemal, kendine dönüşü bir yöntem olarak almış. Mustafa Kemal
gelmeseydi, Yunus Emreyi çok zor keşfederdik. Karacaoğlanı, Köroğlusu
güme giderdi. İstanbulla sınırlı taklit kültürü, halkı etkileyememişti.
Oysa şimdi durum değişti. Artık tüketici kültürü söz konusu. Radyoyu,
televizyonu halka satmak zorunda. Ellerinde büyük güç var. Sinemanın,
televizyonun gücü, dehşet bir güç. Buna karşı ulusal kültürleri savunmak
kolay olmuyor. Türkiyeyi yönetenlerin çoğu da, kimi bilerek, kimi bilmeyerek
onların yanında.
— Ben yeniden deminki soruma dönüyorum: Ne yapılabilir?
— Ben yapabileceğimi yapıyorum. Bir yazar olarak, dilimi geliştirmeye
çalışıyorum. O kendine dönüş daha bizde bitmedi. Halk büyük yaratıcı.
Ben hep düşünmüşümdür, kilim niye Picasso resmi kadar güzel diye. Çünkü
bu motif, on bin senenin ürünü. Halk büyük yaratıcı... Oğlan sevdi,
kız ağladı diye film çevriliyor Türkiyede. Korkunç bir şey. Halk bunu
istiyor, diyorlar. Oysa halk Yunus Emreyi yaratmış. Müthiş bir düzeydir
halkın ulaştığı. İşte ben bu düzeyden yararlanarak dilimi geliştirmeye
çalışıyorum. Dil en belirli, en sürekli sanattır. Televizyondan da daha
etkili araçlar gelir günün birinde, ama dil önemini yitirmez.
— Öz kaynaklardan, ancak ulusal kültürden hareketle bir sanatçının evrenselleşebileceğine
inanıyorsunuz. Siz de bunun en iyi örneğisiniz zaten.
— Bu bir usta-çırak meselesidir. Onun için hocam Dede Korkut. Ama Stendhal’i,
Cervantes’i, Çehovu bilmeden de edebiyat yapılmaz. Bir Türk, Dede Korkutu,
Yunus Emreyi, Türk masallarını bilmeden roman yazarı olamaz. Önce kendi
kültürünün, sonra da dünya kültürünün vardığı aşamaları bilmezsen, sanat
yapamazsın. Ulusal kültürle dünya kültürünü birleştirmek zorundasın.
— Dile ve anlatıma çok önem verdiğinize göre, Türk dilinin yeterince
zengin olduğuna inanıyor musunuz?
— Dil ancak yazılı edebiyat olduğu zaman gelişir. Dede Korkut masalları
14. yüzyılda yazıya geçiyor. Yazılı halk edebiyatı Anadolu dilini geliştiriyor.
Anadolu Türkçesi büyük bir birikimin ürünü. Önce göçebe bir halkız,
doğa ile ilgili sözcükler zengin. Hayvan adları, çiçek adları gibi.
Yürüyen insanın, göçebenin müthiş ilişkileri oluyor. Araplarla ilişkisi
var, oradan alıyor. Sonra Anadoluya gelince, toprağa yerleşmek zorunda
kalıyor. Tarım araçlarının çoğu, yerli halkın sözcükleri. Kervan yoluyla
sözcükler de geliyor. Bir de eski kalıntıları var Anadolu halkının.
Zengin bir Anadolu Türkçesinin doğması bundandır.
— Bizde ve dışarıda, en sevdiğiniz yazar ve ozanlar kimler?
— Nâzım Hikmet yalnız Türkiyenin değil, dünyanın en büyük şairlerinden
biri. Nâzım hapisaneye girince, Anadolunun zengin Türkçesiyle karşılaştı
ve o sayede büyüdü. Mustafa Kemalin başlattığı kendine dönüş içinde,
Nâzım Hikmetin çizdiği yerele gitme, ulusala gitme hepimizin yolu olmalıdır.
Onun için Nâzım Hikmeti severim. Ondan sonra gerçekten çok sevdiğim
yazar, kendine özgü olan Sait Faiktir. Ben hala, romanlarıma başlamadan
önce Sait Faik okurum. Orhan Kemalin birkaç eserini çok severim. Bereketli
Topraklar Üzerinde, Murtaza, Baba Evi, Avare Yıllar falan... Fakir Baykurtun
Kaplumbağalarını, Tırpanını severim.
— Eskilerden?
— Dede Korkut ve Evliya Çelebi.
— Dışarıdan?
— Batılı yazarlardan en sevdiğim William Faulkner’dır. Klasik yazarlardan
da en çok Stendhal’i ve ondan sonra Çehovu severim. Zaten benim yazarlık
hayatımda iki ustam vardır: Charlie Chaplin ve Çehov.
— Nobel’e aday gösterildiniz. Başka bir ülkenin yazarı olsaydınız, acaba
daha mı kolay alırdınız?
— Yok. Ben bir kasıt olduğunu sanmıyorum. Beni aday bile yapmaları büyük
bir onur. Adayları İsveç Yazarlar Birliği ve İsveç İlimler Akademisi
gösteriyor. Bir kere aday gösterilince, ölünceye kadar o adaylığınız
sürüyor. İsveç halkının gösterdiği inanılmaz sevgi yeter bana. İsveçte
şu ana kadar 18 kitabım yayımlandı. Ben iyi bir yazarım da, bana niye
Nobel vermiyorlar, demek yanlış. Dünya çok büyük ve çok büyük de yazarlar
var.
— Bir zamanlar Türkiye İşçi Partisi’nin önde gelen isimlerindendiniz.
Gene siyasete dönmeyi düşünüyor musunuz?
— 17 yaşımdan bu yana sosyalist politikanın içindeyim. TİP’e girdiğim
zaman, bütün yaşamımla girdim. Romanımı, hikayemi, her şeyi bıraktım.
İşçi partisinde bir er gibi çalıştım. Benim kişiliğim bu... Şimdi 64
yaşındayım ve romanda hala istediğimi yapamadım. Bana göre, attığım
taş hala istediğim kuşu vuramadı. Elbette politika insan olmanın koşullarından
biridir. Eğer insansam politik bir insanım, yazarsam politik bir yazarım.
Ama artık vaktimi romanımdan başka bir şeye veremem.
— Solda yeni partileşme çabalarını destekliyor musunuz?
— Demokrasinin gelişebilmesi için, bir Marksist partiye Türkiyede ihtiyaç
var.
— Nasıl bir sol modelden yanasınız?
— Her ülke sosyalist modelini kendisi kurar. Sovyetlerin 70 yıldır yaşama
geçmiş modelini kabul edemeyiz. Yüzde yüz bağımsızlıktır sosyalizm.
Kişi bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik
bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık... Sosyalizmin başka
bir anlamı yok benim için. Bu çağa gelinceye kadar kültürler biribirlerini
beslemişlerdir, yok etmemişlerdir. Oysa çağımızda, kültürler kültürleri
yok etmek için, bilinçli olarak kullanılmışlardır, emperyalistler tarafından.
Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile
yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım.
— Bazı solcularımız çifte ölçüt kullanıyorlar. Örneğin Şili’de olanlara
karşı çıkarken Polonya’dakine, Afganistan’dakine karşı çıkmıyorlar.
Geçmişte Macaristan ve Çekoslovakya’da daha özgürlükçü sosyalist deneyimleri
Sovyetler zor kullanarak önlediğinde de benzer bir durum görülmüştü.
Sizin görüşünüz ne?
— Macaristan olayında üzüntümden hastalanmıştım. Çekoslovakya olayında
da tepkim çok sert olmuştu. Ama Afganistan olayını farklı görüyorum.
Kendisi çağırmış ve dövüşüyor adam. Buna karşı, Sovyetlerin yerinde
olsam ben oraya gitmezdim. Herkes kendi yağıyla kavrulmayı öğrenmelidir.
Eğer o halk sosyalizmi benimseyecek noktaya gelmemişse, bunun faydasından
çok zararı olur.
— TİP’in bölünmesinde, M. Ali Aybar’ın ve sizin, Çekoslovakya olayı
karşısındaki tutumunuz da rol oynamıştır.
— Olacak bunlar. Türkiye, çok aydın kafası olan değil, bağımlı kafası
olan bir yer. 200 yıldır Batıyı özümsemek dururken, taklit etmişler.
Ama insanları bağımsız düşündürmek de, bizim savaşımlarımızdan biri
olmalı. Ben hiçbir zaman Sovyetler Birliğine düşman değilim. Ama benim
bağımsızlığıma, sosyalizmime karşı koyduğu zaman, onunla da savaşmak
zorundayım.
— Solculuğu milliyetçilikle bağdaştırır mısınız?
— Evrensel değerlerin bile mutlaka ulusal bir giysisi vardır. Yaratıcılığı
besleyen değerler, ulusal kültürlerdir. Bir Dede Korkutu, bir Yunus
Emreyi, hiçbir sağcı Nâzım Hikmet kadar iyi anlayamaz. Bir sağcının
Dadaloğlunu benim kadar anlaması mümkün değil. Çünkü benim temel felsefem
oraya dayanıyor.
— Zaman zaman sözünü ettiniz ama, bir bütün olarak Mustafa Kemal’i nasıl
görüyorsunuz?
— Vaktim olsa Mustafa Kemalin hayatını yazmak isterdim. Tıpkı İnce Memedi
yazdığım gibi... Ben İnce Memedde başkaldırıyı savundum. İnsanoğlunun
en büyük değerlerinden birisi, başkaldırıdır. İnsanın doğaya başkaldırısı,
insanın insana başkaldırısı, insanın zulme başkaldırısı... Mustafa Kemal
bir kere, büyük bir başkaldırının büyük bir timsaliydi... Emperyalizme
karşı, halka dayanarak bilinçli dövüşmüş bir insandı. Diliyle, tarihiyle,
tüm olarak kültürüyle Türkiyeyi kendine döndürebilmek için dehşet bir
çaba harcamış. Mustafa Kemali bütün içinde ele aldığınızda, hataları
çocuk oyuncağı kalır. Kişiliği olan bir toplum yaratması, olacak şey
değil. Esas olan bu. Mustafa Kemal, kuşkusuz çağın büyüklerinden biridir.
— Türk Dil ve Tarih kurumlarının başına gelenlere ne diyorsunuz?
— Saygıları da yok Atatürke. Adam parasını koyuyor ortaya. Çaldığı çarptığı
para değil, maaşından artan parayı, yemiyor, içmiyor TDK ve TTK’ya destek
yapıyor. Anayasa ile adamın vasiyetine müdahale edip mülkünü elinden
alıyorlar. Böyle bir şey dünyanın hiçbir yerinde, hatta Hitler yönetiminde
bile olamaz. Ben bu cinayete katılmıyorum. Eğer Atatürke saygılı bir
kuşak doğmuşsa, bu ülkenin kültürünün yaratıcısı olan kişiye saygılı
bir kuşak varsa, bu değişecektir. Bugün olmasa da, bir gün Türk halkı,
Atatürke bizim anladığımız anlamda saygı duyacaktır. Çaresi yok.
— Türk halkını ve özellikle de kırsal kesimi en iyi tanıyan kişilerden
birisiniz. Gericilik konusunda ne düşünüyorsunuz?
— Fransız devriminden Sovyet devrimine kadar, bütün devrimlerde aşırılıklar
olmuştur. Atatürk devriminde de, dine karşı bazan aşırı gidilmiştir.
Buna karşı bir tepki doğaldır. Yalnız 1950’de iktidara gelen Menderes
politikası tutucudur ve Atatürke, devrimine karşıdır. Gericilik metotlu
olarak, devlet eliyle, hükümet eliyle bu noktaya getirildi. Ama Anadolu
halkı gene de bunlarla beraber değil. Özellikle de köylü, yaşam biçimiyle
laiktir. Ben çarşafı ilk kez, bizim köyden Osmaniyeye bir kız gelin
gittiğinde görmüştüm. Kızlar ve oğlanlar hala birlikte halay çekerler.
— Tarikatçılığı da devlet mi destekledi?
— Tarikatlar her zaman oldu. Her zaman olacak. Müslümanlığın koşullarından
biri de tarikatlardır, bu doğaldır. Ama tarikatların politik olarak
örgütlenmesine devlet en azından göz yummuştur. Cemalettin Kaplan bir
din adamı değil, politik bir liderdir.
— Bir köy çocuğu olarak, Köy Enstitüleri olayını nasıl değerlendiriyorsunuz?
— Hoca geliyor, söylüyor, çocuklar ezberliyor. Bu, çocukları köleleştirme
eğitimidir. Köle olan köle yapmaya çalışır. İnsanlar her yerde böyle
yetiştirildikçe, barış olmaz... Biz Köy Ensitüleri ile eğitime, yaşayarak
ve yaratarak eğitimi katmıştık. Böyle bir eğitime doğru gidilseydi,
dünyada savaş olmazdı. Öyle yetişen insan, atom bombasını atamazdı.
Çünkü o, doğayla, gökyüzüyle, eşyayla birlikte gelişen gerçek bir insan
olurdu. 20. yüzyılda Türklerin yarattığı ve insanlığa armağan ettiği
en büyük iştir Köy Enstitüleri. Ben üç şeyle övünmesini isterim Türkiyenin:
Atatürkün getirdiği kendine dönüş ve bağımsızlık politikası, Hakkı Tonguçun
getirdiği demokratik eğitim ve Nâzım Hikmetin getirdiği insancıl ulusal
şiir... Az katkı değildir bunlar. İnsanlığa, atom icat etmekten daha
büyük bir katkıdır. Çünkü atomu insanları öldürmek için kullanıyorlar.
— Söyleşimize İnce Memedle başladık, izin verirseniz İnce Memedle kapatalım.
Birinci İnce Memedden sonra otuz yıldan fazla süre geçti ve siz İnce
Memedin dördüncüsünü de yazdınız. İnce Memed ile neyi vermeye, neye
ulaşmaya çalışıyorsunuz?
— İnce Memedi yazmaya, tam kırk yıl önce, yani 1947’de başladım. Bir
roman mimarisi, roman biçimi üzerinde çok durdum, İnce Memedin dört
cildi de, Çukurova betimlemesi ile başlar, belirli bir biçim içinde
sürer. O biçim içindeki öz, mecbur insandır. Kavga etmeye, başkaldırmaya
mecbur insan. O mecbur insanlar kuruyor dünyayı. Mecbur insanlar ve
yüreklerindeki kurt. Mecbur insan, bizden önce de vardı, sonra da var
olacak. İnce Memed, tüm tarih boyunca, Anadolu tarihi boyunca, başkaldıran
insanın destanıdır.
— Siz romancılığa ne getirdiniz, neyi getirmek istediniz?
— 19. yüzyıl, romancılıkta altın çağdır. 19. yüzyıl romanı, müthiş verdi
insan ilişkilerini. Doğayı bile dekor olarak kullandı, ama dehşet kullandı.
Yalnız insanoğlunun ilişkileri doğa içinde sıkışmıştı. Oysa ne gökten
yağdığı, ne yerden bittiğini gördüğü zaman, insan kendisine başka bir
dünya kuruyor, kendi yarattığı dünyaya sığınıyor. İşte benim vermeye
çalıştığım bu!